Küresel Finansal Mimarinin Dönüşümü: Ya da Yeni Çok Kutuplu Dünya Düzeni
Küresel finans sisteminin mevcut mimarisi, 20. yüzyılın ikinci yarısında şekillenen tarihsel, siyasi ve ekonomik faktörlerin bir ürünüdür. İkinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımı, sadece siyasi haritaları değil, küresel ekonomik düzeni de temelden değiştirmişti.
Savaştan zaferle ayrılan ABD, yalnızca askeri üstünlüğüyle değil, aynı zamanda finansal ve ekonomik hegemonyasıyla yeni dünya düzeninin mimarı oldu. Savaşın yarattığı yıkım ile birlikte 1930’ların korumacı politikalarının yol açtığı kargaşa, devletleri yeni bir küresel para sistemine zorladı. 1944’te Bretton Woods Konferansı’nda şekillenen yeni sistem, doların uluslararası rezerv para birimi olarak kabul edilmesiyle, ABD’yi küresel ekonominin merkezine yerleştirdi. Savaş sonrası ekonomileri ayağa kaldırma ümidi ile kurulan bu yapı, nihayetinde Amerikan hegemonyasını pekiştiren bir mekanizmaya dönüştü. Bretton Woods, altın karşılığı basılan dolara dayalı bir istikrar vadederken, ABD’nin finansal gücünü merkezileştiren ve uluslararası ekonomik ilişkileri yönlendirmesine imkân sağlayan bir araç haline geldi.
Altın destekli ABD dolarını merkeze koyan bu yapıda istikrarı desteklemek ve yeniden yapılanmayı finanse etmek adına Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kurumlar kuruldu. Ancak, savaş sonrası kurulan bu sistem, Soğuk Savaş döneminde yaşanan çatışmaların ve özellikle de Vietnam Savaşı’nın etkisiyle derin bir yapısal krize sürüklendi. ABD’nin artan savaş harcamalarını finanse etmek amacıyla karşılıksız olarak para basması, doların değer kaybetmesine ve enflasyonun yükselmesine yol açtı. Bu parasal genişleme doların altına konvertibilitesi üzerinde kaçınılmaz bir baskı oluştururken, Fransa dolar rezervlerini altına çevirmek için talepte bulundu. İsviçre, Belçika ve Hollanda gibi Avrupa ülkelerinin Fransa’dan önce benzer taleplerde bulunmuş olmalarına rağmen Fransa’nın talebini sistem açısından ayrıştıran birkaç unsur vardı. Soğuk Savaş döneminde Fransa’nın ABD ile gerilen siyasi ilişkilerinin bir sonucu olarak da okunabilecek bu talep, hem boyutu hem de doların değer kaybı endişelerini teyit eder nitelikte olması sebebiyle büyük bir etki yarattı.
1971 yılında ABD başkanı Nixon, doların altına konvertibilitesini askıya aldığını açıkladı. “Nixon Şoku” olarak adlandırılan bu karar, Bretton Woods sisteminin çöküşü demekti. Böylece dalgalı döviz kuru sistemine geçilirken, altın destekli sabit döviz kuru sistemi terk edildi. Bu radikal dönüşüm finansal serbestleşme ve küresel sermaye hareketlerinin önünü sınırsız biçimde açarken, ABD dolarının rezerv para hegemonyasını da pekiştirdi. Ayrıca petrol kriziyle beraber ortaya çıkan petrodolar sistemi, doların enerji piyasalarındaki merkezi rolünü kalıcı hale getirdi. Böylece 1970’ler Amerikan politikalarının küresel istikrar üzerinde doğrudan etkiye sahip olmasını sağlayan finansal gelişmeler ile geçerken, aynı zamanda küresel ekonomide yeni bir belirsizlik ve dalgalanma döneminin de başlangıcı oldu. 1980’lerde ortaya konulan Washington Konsensüsü neoliberal küresel finans sisteminin temel ideolojisine dönüşürken, finansal liberalizasyon ve özelleştirme gibi reformlar “merkez-çevre” eşitsizliğini derinleştirdi. Bu süreçte, IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelere yapısal uyum programları adı altında tekdüze neoliberal politikalar dayatırken, kamu hizmetlerinin kısıtlanması, işsizliğin artması, gelir dağılımının bozulması kaçınılmazdı.
Böylece özellikle Latin Amerika, Asya ve Afrika gibi bölgelerde yerel ekonomiler zayıflarken, sosyal eşitsizlikler belirginleşti. Soğuk Savaş sonrası küreselleşme dalgası, dijital devrimin sunduğu teknolojik altyapının da yardımıyla sınırsız bir sermaye hareketliliği doğururken, 1997 Asya Krizi ve 2008 Küresel Finans Krizi gibi krizler, küresel finans sisteminin geleceği hakkında önemli şüpheleri gündeme getirdi. Devletlerarası asimetrik güç ilişkileri ile finansal entegrasyonun yarattığı kırılgan bağımlılıklar sistemin temel paradoksunu oluştururken, küresel finans sisteminin hem bütünleşmesini hem de parçalanmasını aynı anda tetiklemekteydi. Tarihsel süreç, çok taraflı küresel düzenin tarafsız teknik araçlar yerine jeopolitik çıkar mekanizmaları tarafından şekillendirildiğini gösterirken, mevcut kırılganlıkların kaynağını da ortaya koymaktaydı. Küresel finans sistemindeki güç asimetrisi, kısa vadeci miyopluk ve bitmeyen çıkar çatışmaları bir eşitsizlik döngüsü yaratırken aynı zamanda sistemin kendi kendini yeniden üretme mekanizmasını da zayıflattı. Bu kısır döngü, finansal krizlerin sıklığını ve şiddetini artırırken, uzun vadeli büyüme potansiyellerini de derinden etkiledi. Bu süreç, yeni aktörlerin, yeni kurumların ve yeni kuralların ortaya çıkmasını zorunlu kılarken, Wall Street merkezli güç ilişkilerinin kökten bir biçimde sorgulanmasını da gerekli kıldı.
Nitekim küresel finans sisteminde çok kutupluluğa geçiş sinyalleri, BRICS+ ülkelerinin ve yeni kalkınma bankalarının yükselişi, alternatif finansal mekanizmaların gelişimi ve ‘de-dolarizasyon’ çabaları gibi olgularla kendini gösterdi. Bu noktada tarihsel olarak tek kutuplu sistemlerin hegemonik yapılarındaki çözülme dinamiklerinin kaçınılmaz benzerlikler gösterdiği göze çarpmaktaydı. Zira hegemonya tarihi, rezerv para birimlerinin jeopolitik güç kayıplarıyla paralel çözüldüğünü göstermektedir. IMF verileri doların rezerv para payının 2000’lerde %72’lerden 2023 itibariyle %59’a gerilediğini söylemektedir. (2025 yılı için beklenen oran %55’tir.) Düşüşü doğrusal bir trend olarak varsayıp, son derece basit bir model çerçevesinde hesaplamamızı yaptığımızda düşüşünün yıllık %0.57 oranında gerçekleştiğini görürüz.[ 72-59 / 23= 0.57 ] Bu sonuca göre, doların payının %50’nin altına düşerek rezerv para statüsünü 2038 yılında yitireceği kabaca öngörülebilir. Bazı kaynaklar, bu eşiği %40 veya %45 olarak ifade ediyor olsa da, %50’nin en azından kritik bir psikolojik eşik olduğu söylenebilir.
Küresel ekonomideki farklı ekonomik bölgelerdeki farklı büyüme oranları, ticaret akımlarındaki değişiklikler, olası finansal krizler, beklenmedik siyasi gelişmeler, birden patlak veren savaşlar, yanlı ekonomik yaptırımlar, yükselen ticaret savaşları, jeopolitik eksen kaymaları, inovatif kripto para birimleri ve digital ödeme sistemlerindeki gelişmeler belirsizlik yaratan unsurlar olarak kompleks bir denklemi oluştururken, ortaya koyduğumuz basit doğrusal modelin 2038 öngörüsünün yanlışlanma ihtimali ziyadesiyle mümkündür. Ancak olası senaryoların bir ihtimal olarak varlığı, hâlihazırdaki trendlerin geleceğe yönelik beklenti ve algıların şekillenmesindeki rolünü zayıflatmakla birlikte, yadsımamızı da gerektirmez. Yuan’ın küresel ödemelerdeki payının istikrarlı biçimde yükselmekte olduğu, SWIFT alternatifi CIPS sisteminin 180 ülkede kullanım alanı bulduğu göz önüne alındığında, söz konusu süreçlerin bazı ‘hegemonik devir” sinyalleri göndermeye başladığı düşünülebilir. Giovanni Arrighi’nin “Uzun 20. Yüzyıl” adlı eserinde ileri sürdüğü üzere, küresel finansal dönüşüm süreçlerinin tarihsel döngülerle paralellik gösterdiği ortadadır. Arrighi, her hegemonik gücün, sermaye birikimini üretimden finansal spekülasyona kaydırmak suretiyle nihai aşamaya sürüklendiğini, nihayetinde de yerini yeni bir hegemona bıraktığını ileri sürer. “Uzun 20. Yüzyıl” ekonomik genişlemenin sürdürülemez hale geldiği noktada hegemonik güçlerin finansal genişlemeye dayanarak hâkimiyetlerini korumaya çalıştığını, ancak bu durumun sadece geçici bir çözüm sunduğunu tarihsel örneklerle gösterir. Zira ABD’nin 1970’lerden itibaren üretim yerine finansal spekülasyonlarla küresel gücünü sürdürmeye çalışması, bu döngüsel eğilimin tipik bir örneğini verir. Amerika’nın artık dünyanın üretim merkezi olmadığı aşikârdır. Çin’in artan üretim kapasitesi, teknolojik ilerleyişi ve küresel ticaret üzerindeki güçlü etkisi gücün merkezini Doğu’ya kaydırmaktadır.
15.yüzyılda Venedik dükalığının yerini İspanyol imparatorluğunun alması, 17.yüzyılda İspanyol İmparatorluğunun yerini Hollanda Krallığının alması, 18.yüzyılda Hollanda Krallığının yerini İngiliz İmparatorluğunun alması ve nihayetinde 20.yüzyılda İngiliz İmparatorluğunun yerini ABD’nin alması gibi tekrarlanan hegemonik devir teslimlerinin tarihin döngüselliği çerçevesinde pek de şaşırtıcı bir yanı olmadığı ortadadır. Eğer ifade ettiğimiz bu hegemonik geçiş süreci yaşanmakta ise, finansal sistemin de çok kutuplu bir yapıya evrilmesi kaçınılmazdır. Yeni kurumsal ve parasal mekanizmaların inşası, bu yeni çok kutuplu sistemin bir zorunluluğudur. 2023 yılı itibariyle, BRICS+ ülkelerinin [satın alma paritesi bazında] G7 ülkelerini geçmiş olması, petro-yuan ile enerji ticaretinde doları bypass eden anlaşmaların her geçen gün artan sayısı, BRICS ülkeleri tarafından kurulan Yeni Kalkınma Bankası (NDB) ile finanse edilen devasa altyapı projelerinin gelecek vizyonu hâlihazırdaki mevcut küresel sistemi derinden sarsmaktadır. Çin’in başlattığı, Asya’yı Avrupa ve Afrika’ya bağlayacak olan kara ve deniz yollarının inşasını kapsayan “Kuşak ve Yol Projesi” (Belt and Road Initiative- BRI) gelecekte küresel ekonomik ve siyasi düzeni etkileme potansiyeline sahip olan devasa bir yatırım hamlesine karşılık gelir. 1 trilyon doları aşan bir yatırımla 140 ülkeyi etkileyecek biçimde ilerleyen proje, aynı zamanda küresel ekonomik ve siyasi güç dengelerini yeniden şekillendirecek, çok boyutlu bir dönüşüm sürecinin önemli bir parçasıdır. Diğer taraftan, küresel sistemin merkezindeki hegemonik gücün, askeri ve jeopolitik stratejiler yoluyla mevcut konumunu tahkim etme çabaları göz ardı edilemez.
ABD askeri ve diplomatik güçlerini Asya-Pasifik’e kaydırırken, Hindistan-Pasifik Stratejisi kapsamında bir çevreleme stratejisi sergilemektedir. ABD, Japonya, Hindistan ve Avustralya ile dörtlü güvenlik diyaloğu geliştirirken, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki genişlemesine tepki vermektedir. NATO, 2022 itibariyle Çin’i “sistemik bir tehdit” olarak tanımlarken, Japonya ve Güney Kore ile işbirliğini derinleştirme çabasında olduğu görülmektedir. Ayrıca, bu askeri boyutun yanısıra ticaret savaşları da tüm hızıyla devam etmektedir. Trump, ilk başkanlığı ile beraber, Çin’e karşı ticaret savaşları başlatarak 550 milyar dolarlık ürüne %25’lik gümrük vergisi uygularken, teknoloji şirketlerine(HUWAI, ZTE, SMIC) yaptırımlar getirmiştir. 2021 yılında G7 liderleri tarafından ilan edilen ve gelişmekte olan ülkelerde altyapı yatırımlarını desteklemeyi amaçlayan bir küresel girişim olarak B3W(Build Back Better World) özellikle Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (BRI) karşı bir alternatif olarak konumlandırılmaktadır. 2022 yılında Hint-Pasifik bölgesindeki 14 ülkeyi bir araya getiren bir ekonomik işbirliği girişimi olarak Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF) Çin’in bölgedeki artan etkisine karşı bir denge unsuru olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, ABD’nin Çin’e yönelik ileri teknoloji yarı iletken ihracatını sınırlaması, yarı iletken üretimini yerelleştirmek için teşvik paketi açıklaması ve benzeri adımlar, küresel mücadelede yeni bir cephe açmaktadır. Çin’in Rusya ile işbirliği durumunda Çin Bankalarını SWIFT’ten çıkarma tehdidinde bulunulması, Suudi Arabistan ile petro-yuan’a geçiş ihtimaline karşı askeri işbirliğinin artırılması gibi gelişmeler, askeri, ekonomik, teknolojik ve finansal alanlarda çok boyutlu bir rekabetin yaşandığını göstermektedir. ABD öncülüğünde merkez hegemonik güçlerin bu hamleleri, Çin’in yükselişini yavaşlatmayı hedeflemekle beraber, küresel sistemin çok kutuplulaşma eğilimi hala güçlenmektedir. BRICS+, BRI ve dijital para birimi gibi alternatif projeler, merkezin çevreleme stratejisine karşı alternatif direnç kanalları üreterek küresel sistemde değişime ve dönüşüme yönelik bir baskı oluşturmaktadır.
Tarih, hegemonik geçişlerin kaotik süreçleri beraberinde getirdiğini anlatır. İçinde olduğumuz süreçler, bu döngünün modern bir tezahürü olarak kendini göstermektedir. Bu tarihsel döngülerin ışığında, küresel finansal mimarinin geleceği, yalnızca mevcut hegemonik yapının çözülme sürecine değil, aynı zamanda yeni ortaya çıkan aktörlerin sistem kurucu kapasitelerine de bağlı olacaktır. Bir diğer ifade ile çok kutupluluğun kalıcı ve istikrarlı bir düzene evrilmesi, sadece mevcut düzenin zayıflamasıyla değil, aynı zamanda yeni sistemin kurumsal ve hukuki temellerini oluşturmasıyla gerçekleşecektir. Medeniyetimiz neredeyse toplu bir yok oluşu çağıracak küresel bir yıkımı eğer arzu etmiyorsa, finansal sistemlerini jeopolitik gerilim ve çatışma temelinde değil ama “kurallı bir çoğulculuk” temelinde yeniden inşaya yanaşmalıdır.
