McMindfulness: Küresel Dertlere An’ında Çözüm
Madde, durmaz; dönüşür. Zaman, bu dönüşümün mekânıdır. Bir halden başka bir hale evrilen maddenin üst üste binmesini, bir an’dan başka bir an’a geçerek zaman engeller. Kimilerince doğrusal kimilerince döngüsel olarak ilerleyen bu var oluş alanı, nihayetinde zaman olarak tanımlanır. Maddi dönüşümün ritmi, zamanın (mutlak/izafi) mahiyetine dair felsefi sorgulamalarımızı yönlendirirken; bireysel ve toplumsal tecrübede zaman, psikolojik ve tarihsel bir idrakle anlam kazanır. Zamanın farklı algılanış tarzlarının yarattığı bu düşünsel ayrışmalar, hem Batı hem de Doğu felsefesinde merkezi bir yer bulur.
Bu ayrışma içinde, kökleri çağların derinliklerine uzanan mindfulness öğretisi de kendine has bir çehreyle belirir. Temellerini Budist felsefenin derinliklerinde bulan bir kavram olarak anımsama, dikkat etme, farkında olma gibi anlamlara yaslanan mindfulness, ilk bakışta modern dünyanın karmaşası içinde soluklanma ihtiyacı duyan bireyler için bir sığınak, bir huzur adası olarak görülür. Zihnin geçmişe ait pişmanlıklar ve geleceğe dair kaygılar arasında süregiden faydasız gidiş-gelişlerine karşı, ‘şimdiki zamana odaklanma, deneyimleri yargısız gözlemleme’ düsturunu öneren bu kadim pratiğin, yüzyıllar boyunca hakikat yolcularına yoldaş olmasına şaşmamak gerekir. Zira evrensel hakikat arayışının bir uzantısı olarak, kavramın sufi terminolojisindeki “ibn’ül vakt” -yani an’ın çocuğu olmak- düsturu ile gösterdiği yakınlık ortadadır. Ancak, kavramın 1970’lerde Jon Kabat-Zinn tarafından Batı dünyasına taşınarak sekülerleştirilmesi, kökten bir dönüşümün miladı konumundadır. Vaktiyle ruhani gelişim için bir araç olan bu farkındalık hali, zamanla stres yönetimi, odaklanma, duygusal denge ve genel iyilik gibi modern beklentilere hizmet eder hale getirilmiş; psikoloji, eğitim, iş dünyası ve sağlık gibi birçok alanda büyük bir sektöre dönüşmüştür. Ayrıca “McMindfulness” olarak adlandırılan bir eğilim ile artık bireysel bir aydınlanma halinden daha ziyade, kavramın küresel sömürünün tahammül hadlerini esnetme imkânı olarak yeniden formatlandığı görülür. Sekülerleşmiş ve ticarileşmiş bu düşünsel pratiğin, bireyi düzenin yarattığı stres ve baskıdan özgürleştirmek yerine, sisteme daha uyumlu, daha üretken ve daha az homurdanan bir özne haline getirme potansiyelinde olduğu ortadadır. Öğretinin, küresel eşitsizlik düzeninin yapısal sorunlarına neşter vurmak yerine, yalnızca bireysel belirtileri hafiflettiği söylenebilir. Dolayısıyla, ‘McMindfulness’ kavramsallaştırması, mindfulness’ın özündeki derinlikli potansiyeli yadsımamakla birlikte, onun günümüzdeki yaygınlaşma biçiminin, kapitalist sistemin ideolojik aygıtlarından biri haline gelme tehlikesine dikkat çekmektedir.
Ronal Purser, “McMindfulness: How Mindfulness Became the New Capitalist Tool” (McMindfulness: Farkındalığın Yeni Kapitalist Aracı Nasıl Oldu?) adlı kitabında, kavramın kapitalist sistem tarafından nasıl yeniden yorumlanarak bir sömürü aracı olarak kullanıldığını ortaya koyar. Benzer olarak, Miles Neale “Somatic Descent: A Practice for Embodied Social Change” (Somatik İniş: Bedenlenmiş Sosyal Değişim için Bir Uygulama) adlı kitabında, mindfulness’ın toplumsal adaletsizliklere karşı duyarlılığı azaltarak bireyleri sistemle uyum içinde kalmaya teşvik edebileceğinin altını çizerken, kavramın bireysel arayışlar yerine, toplumsal değişim yolunda kullanılması gerektiğini savunur. David Loy da, “Money, Sex, War, Karma: Toward a Buddhist Ethics of Globalisation” (Para, Seks, Savaş, Karma: Küreselleşmenin Budist Etiği) adlı kitabında, kavramın kapitalist sistemin değerleriyle uyumlu kılınarak, tüketim kültürünün ve bireysel rekabetin payandası haline getirildiğini iddia eder. Dolayısıyla, toplumsal bir duygudaşlık ile donatılmamış, evrensel bir ahlaki çerçeveye oturtulmamış olan güncel kullanımın tarihsel özünden kopartıldığı ortadadır.
Bir devşirme operasyonu olarak karşımıza çıkan bu adaptasyonun bir çeşit “kültürel çeviri” örneği olarak da yorumlanması mümkündür. Kadim öğretinin evrensel ruhu modern dünyanın pragmatik ihtiyaçları çerçevesinde devşirilirken, öğretinin ahlaki temelleri de hazcı kültürün bireysel faydasına indirgenir. “Olan” ile “olması gereken” arasındaki gerilimi yok sayan, amaç fonksiyonunu salt fayda maksimizasyonuna eşitleyen neoliberal öğreti, bireyi kendini durmaksızın optimize eden bir varlık olarak yeniden tanımlarken mindfulness da söz konusu formatlama sürecinin payandası olur. Şirketler ve okullar tarafından düzenlenen mindfulness atölyelerinin, artan rekabetin zorlu şartlarına karşı bağışık kıldıkları mensuplarını özgürleştirmekten ziyade daha fazla yük kaldırabilen beşer sütunlarına dönüştürdüğü söylenebilir. Diğer taraftan bu durumun, bir kapitalizm başarısı olarak her türlü direnç odağını piyasa mantığı içinde eritme becerisine karşılık geldiğini de görmek gerekir. ‘Ruh hali ekonomisi’ olarak adlandırılan bu sistematik çerçevesinde bilinç bireyin ‘duygusal sermayesini’ artırmak adına düzene kavuşturulur.
Ekonomik denge nasıl tarihsel, kurumsal ve sınıfsal bağlamından azade kılınarak bireyin şahsi sorunsalı haline getirilmişse, benzer biçimde psikolojik denge sorunsalı da yine bireyin şahsi sorumluluğuna verilir. Böylece sistem, bireylere kendi iç huzurlarını bile pazarlayabilir konuma yükselirken, küresel kapitalist düzenin hak tecavüzlerine karşı da bireyi kayıtsızlaştırır. McMindfulness, çalışanlara iş stresiyle başa çıkma becerisi kazandırırken, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler veya iş güvencesizliği gibi yapısal sorunları karanlıkta bırakır. Akut sorunları görünmez kılabilen bu el çabukluğunun, temel çelişkisi ise apaçık ortadadır: Bireysel iyilik hali ile toplumsal sorumluluk arasındaki bağın kopuşuna duyulan toptan kayıtsızlık! Bir tür yabancılaşma hali olarak karşımıza çıkan bu durumun sadece üretim süreciyle sınırlı kalmayan, aynı zamanda zihinsel dünyalara da sirayet eden bir incelikle yürütüldüğü aşikârdır. Böylece şuur, modern dünyanın dayattığı anlam krizini çözmek yerine, uyum sağlama hedefi ile birlikte uyuşturulur. Diğer taraftan, büyüklüğü 20 milyar doları bulduğu tahmin edilen bir iyi oluş endüstrisi çerçevesinde insanlara huzurlarının eksik olduğu hissi pompalanarak, bireylerin birer huzur tüketicisine evrilmeleri sağlanır. Arz-talep diyalektiği böylece işlerken, sürekli olarak mindful kalmayı başaramayan birey, yeni kurslara, yeni uygulamalara, yeni atölyelere yönlendirilmekte ve böylece iç huzur bir meta haline getirilmektedir. McMindfulness’ın sunduğu iç huzurun metalaşması, Foucault’nun ortaya koyduğu biyopolitika kavramının da sınırlarını aşan bir boyuta ulaşır. Zira burada artık sadece bedenlerin disipline edilmesi değil, öznenin kendi zihinsel dünyasını sermaye mantığı içinde sonsuz bir dönüşüm ve iyileştirme nesnesi olarak yeniden üretmesi söz konusudur. Bu anlamda, birey, sadece yönetilen değil, kendi kendini piyasanın taleplerine göre yöneten, optimize eden ve böylece sömürüye gönüllü kılan bir varlık haline gelmektedir. Tüketim kültürünün, bireysel rekabetin ve piyasa mantığının bir parçası haline gelen bu sekülerleşmiş farkındalık anlayışı, nihayetinde kişinin içsel huzur arayışını bireysel bir proje olarak tanımlayarak onu toplumsal sorumluluktan koparmaktadır. Yani çelişkilerin toplumsal temelde çözülmek yerine bireysel olarak sönümlendiği bir ideolojik söylem ortaya konulur. Kendi zihinsel süreçleriyle başa çıkmaya yönlendirilen bireylerin kolektif hareket potansiyeli böylece bastırılırken, sistemik krizlerin bireysel sorunlara havale edilmesi kolaylaşmaktadır. Oysaki gerçek farkındalığın bireysel ahlak kadar toplumsal ahkâma da ihtiyaç duyduğu, sosyo-ekonomik yapıdan bihaber bir aydınlanmanın mümkün olmadığı ortadadır.
Kadim öğretide şimdiki zaman, hazza ve tutkuya karşı bir uyanış iken; neoliberal sürümde geçmişin eleştirel hafızasından ve geleceğin kolektif ideallerinden koparılmış bir kaçış alanıdır. Bu kopuş Walter Benjamin’in tarih felsefesinin ortaya koyduğu “boş zaman” eleştirisi ile örtüşür. Bu eleştiri, geleneksel tarih anlayışının ilerlemeci ve pozitivist tarih görüşüne karşı geliştirilirken, tarihin doğrusal, sürekli ve anlamdan yoksun bir akış olarak algılanmasına karşı çıkmaktadır. Benjamin’in eleştirdiği zaman, her anı eşit, niteliksiz ve birbirinin tekrarı olan bir birimler dizisidir. Kendi başına bir anlam taşımayan, sadece olayların gerçekleştiği nötr bir mekandır. Geçmişten geleceğe doğru düz bir çizgi halinde ilerler. Bu çizgi içinde gerçekleşen olayların bir toplamından ibaret olan tarih, sürekli bir ilerleme, gelişme ve mükemmelleşme yeridir. Dolayısıyla zaman; homojen, anlamsız, doğrusal ve ilerlemecidir. Peki, gerçekten de böyle midir? Hiç şüphesiz bu tanım, modern kapitalist toplumun ve endüstriyel zaman deneyiminin bir ürünüdür. Fabrika saati, dakik, standardize edilmiş zaman ölçümleri, zamanın bu tür bir algısını ustalıkla oluşturur. Benjamin’e göre zamanın tekdüze ve anlamsız bir akışa indirgenerek geçmişin derinliği, anıların yoğunluğu ve şimdinin potansiyeli görmezden gelinir. Benzer olarak zamanın boş ilan edilmesi anlamın dışardan empozesini gerekli kılar. Anlamın dışarıdan sentetik bir şekilde dayatılması, geniş kitleleri kaçınılmaz olarak edilgen bir hale getirir. Hâlbuki tarih insan eylemliliğinin, umutların ve mücadelenin ürünüdür. Tarihin sürekli ve kesintisiz aktığı düşüncesi, bireyi ani kopuş ve sıçramalara karşı savunmasız bırakır. Buna eşlik eden ilerlemeci zaman algısı statükoyu koruma ve değişimi engelleme işlevini yerine getirir. Şimdinin dönüştürücü potansiyeli böylece gözden kaçarken, an’ın geçmişle bir kopuş ve yeni bir başlangıç olabileceği ihtimali yok sayılır. Benjamin’in “şimdi-zaman”(jetztzeit) olarak adlandırdığı alternatif zaman anlayışı ise heterojendir, tekdüze değildir, çeşitli ve katmanlıdır. Kendi başına anlam taşır, her an geçmişin yankılarını ve geleceğin beklentilerini içerir.
Kesintiler, sıçramalar ve kopuşlar içerir. Zaman ayrıca Benjamin’in Marksist-devrimci kişiliği ile uyumlu olarak, messianiktir, yani kurtarıcıdır. “Messianik duraksama” (messianische Stillstellung) kavramı, tarihin kötücül akışının aniden durabileceği, şimdiki zamanın geçmişin tüm acı ve umutlarını yoğunlaştırarak kurtuluş için bir fırsat yaratabileceğini ifade eder. Bu noktada, devrimci tarihsel materyalizmle bağlantılı şimdi-zaman algısının düşünsel kökleri, kadim düşüncede de izlenebilir. Zira sufi düşüncede var olduğunu ifade ettiğimiz ‘ibn’ül vakt’(an’ın çocuğu olmak) kavramının bir ileri safhası terminolojide ‘ebul vakt’(an’ın babası olmak) olarak tanımlanır. Bu temelde, an’ın çocuğu zamanın hakkını verirken, an’ın babası zamana hakkını verir. Yani birincisi zamanın gereğini yerine getirirken, ikincisi zamana yeni bir anlam-yeni bir ruh-yeni bir ahkâm kazandırarak toplumsal yapıyı dönüştürür. Birincisi hal ile hareket ederken, ikincisi halinden harekete geçer. Birincisi tıpkı bir yaprak gibi rüzgâra tabi olup, şartlara rıza gösterirken, ikincisi kökleri sabit bir ağaç gibi dirençli-dönüştürücü ve meyvelidir. Kendi halini korur, zamanı kendi sabitesi içinde eritir. İlginçtir ki, neoliberal söylemde McMindfulness ile bireyde sönümlendirilen, tarihsel materyalizmde tarihin akışına terk edilen devrimci ruh, tam da kadim öğretide insanın varoluşunda ifadesini bulur. Neticede McMindfulness, modern dünya için bireysel bir çözüm gibi dursa da, hakiki farkındalığın derinlikli potansiyelini gölgeleyerek kapitalist sistemin ideolojik bir aygıtına dönüşür. Bu durum ise, kadim farkındalığı toplumsal sorumlulukla harmanlamayı, hem bireysel hem de küresel düzeyde daha anlamlı ve sürdürülebilir bir geleceğin inşası adına bir zorunluluk olarak karşımıza çıkarır.
