Halis Paradan Habis Düzene: Küresel Enflasyonun Tarihsel Anatomisi

Kara bulutlar ufku kaplarken karanlık bir gölge gibi yaklaşan felaketin ayak sesleri duyuldu. Zor zamanlar kapıdaydı. Gök gürlemeye, yer yarılmaya hazırdı. Amerika’nın bağrından İspanyol süngüleri ile kaçırılan altın ve gümüşün önce Kıta Avrupası’na, sonra da Osmanlı coğrafyasına hücumu tağşişler ve bunalımlarla dolu bir büyük dönüşümün habercisiydi. Zira saf(halis) sikkenin boyuna tedavülden kaçırıldığını göre göre Şeyh Galip bile, Halis Ahmed Dede isimli ehl-i tarikin vefatına, «Nakd-i hâlis gibi Ahmed Dede çıktı elden!» diyerek tarihini düştü. Okyanusun ötesinden kopup gelen o soğuk rüzgârların ayaz mevsimleri dersaadete hızla ulaştı. Seneler 1799 idi, kötü para iyi parayı böylece kovarken, genç Efendi de hüsnü kabul gördüğü o halis diyarlara göçüverdi. Asude bahar ülkesinin rindleri böylece çekilirken aradan, yepyeni bir dünyanın hükmü çarklar, dişliler, pistonlar ve kayışların takırtıları, gümbürtüleri ve uğultuları ile yeryüzüne iniyor; ateş ve demir fabrika bacalarından göğe yükseliyordu. Şehirlere doluşan işçiler fabrikaları bir arı kovanına çevirirken, gök gürültüsünü andıran bu masalsı uğultu, yeniçağın yeni ruhunu doğurdu. Bu ses sadece makinelerin değil, hızın, değişimin ve geleceğin sesiydi. Avrupa’nın bağrından çıkan bu harlı nefes, eski kıtaya yeni bir heyecan yüklüyor, insanını uzak pazarlara gönderiyordu. Bu yeni dönem, nehirlerin şırıltısı, ormanların fısıltısı, kuşların cıvıltısını değil ama dev çarkların homurtusunu, dönen dişlilerin şakırtısını, inip çıkan pistonların gürültüsünü kulaklara dolduruyordu. Tezgâhların aralıksız işleyişi ipliği kumaşa çevirmekten daha ziyade, dünyayı ticaret aracılığı ile bir örümcek ağı gibi sarmalamayı vaat ediyordu. Bu mekanik koşuşturma sadece iş ve üretimin, ticaret ve değişimin değil; aynı zamanda yükselen egemen sınıfın, paranın yeni efendilerinin ayak sesiydi. Çarklar, pistonlar ve bacalardan yükselenler, sadece üretimin değil, paranın da dönüşümünü simgeliyordu. Artık, değer altın ve gümüşün fiziksel varlığıyla değil, itibar üzerine inşa edilen kâğıt paralar ve finansal kurumlarla belirleniyordu. Böylece para, bir değişim aracı olmaktan çıkarak, hegemonyanın elinde bir yeniden dağıtım mekanizmasına dönüştü. Mutlak olana dair tüm aşkın seziş ve kavrayışlar bir kenara atılıp, mistik-metafizik çağlar böylece son bulurken, yaşanan köklü dönüşüm değerin itibari belirlenişini de tanımlıyordu. Enflasyon sadece fiyatlardaki artış demek olmayıp; sınıflar arası bir mücadele aracı ve servetin yeniden el değiştirmesinin görünmez bir yolu olmaktaydı. Nasıl ki mahsul yazdan yaza hasat edilirse, ahalinin birikimleri de enflasyonun kendi döngüselliği içinde aynı iştah ve heyecanla hasat edilir oldu. Peki, güneş gibi ışıldayıp, ay gibi parıldayan o altın ve gümüş sikkeler nasıl olup da binlerce yıllık hâkimiyetlerini bir anda yitiriverdi? Zira bunca banknotu kim basıyor, kim kontrol ediyor ve kimler kazanç elde ediyordu? Bu sorular yalnızca finansal sorular değil, hegemonyanın nasıl şekilleneceğini belirleyen politik sorulardı. Ve bu soruların cevabı, her enflasyonist dalgada yeniden verilmekteydi.

Parasal bir fenomen olarak enflasyon toplumsal, siyasi ve kurumsal boyutları ile tartışılırken, iktisat tarihi araştırmaları enflasyonun farklı dönemlerdeki tezahürleri, nedenleri ve sonuçları üzerine eğildi. Örneğin, 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da vuku bulan Fiyat Devriminin, Amerika kıtasından gelen büyük miktardaki gümüş akışına bağlı olduğu açıktı. Bu hacimli metal girişi, para arzında esaslı bir genişlemeye yol açarak fiyatlar genel seviyesinde kayda değer bir artışa temel oluşturmuştu. Fiyat Devrimi’nin ticareti genişleten, sınıflar arası ilişkileri yeniden şekillendiren köklü tesirleri dünya tarihini temelden değiştirdi. Her ne kadar Max Weber’in zihniyet tezi ile Osmanlı asırlarını başarıyla analiz etmiş olsa da, Sabri Ülgener’in ‘İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası’ eserinde tespit ettiği tersine nedensellik[Tağşiş-Halis Dede-Şeyh Galip] bir altyapı-üstyapı ilişkisini ortaya koymaktaydı. Tağşişlerin divan edebiyatının son büyük üstadını, Galata Mevlevihane’sinin genç efendisini derinden etkilediği tartışılmazdı. Diğer taraftan kâğıt paranın ortaya çıkışı ve yaygınlaşmasıyla beraber, enflasyon için artık yeni bir kıtanın keşfedilmesine de gerek yoktu. Devletlerin karşılıksız para basma yeteneğinin hiperenflasyona ve istikrarsızlıklara yol açtığı sayısız vaka tarihteki yerini hızla alıverdi. Ağır savaş tazminatları ödemek durumunda kalan Weimar Almanya’sının hiperenflasyon tercihi, bir taraftan uluslararası borçların kamusallaştırılması olurken diğer taraftan yerel alacaklıların iflasına karşılık gelmekteydi. 1921’de bir mark olan bir somun ekmek, 1923’te milyarlarca mark ediyordu. Almanya’nın Nazizm’e varan hikâyesi böylece şekillendi. Benzer biçimde, Sovyet işgali altındaki Macaristan, 1945-1946 arasında fiyatların her 15 saatte bir ikiye katlandığı bir hiperenflasyon tecrübesi ile sarsıldı. 1947-1948 arası Çin’de ve 1992-1994 arası Yugoslavya’da yaşanan iç savaşlar yine benzer bir hiperenflasyon tecrübesine sebep olmaktaydı. Ayrıca Zimbabve ve Venezuela vakaları yakın zamanda yaşanan sıra dışı örnekler olarak zikredilebilirdi.

Beklenmedik enflasyonun borçlular lehine, alacaklılar aleyhine bir servet transferi yarattığı, sabit gelirlilerin yaşam standartlarını çökerttiği aşikârdı. Savaş enflasyonist baskıları artırırken, üretim kayıpları ve arz şokları savaş dönemlerinde enflasyonu körükleyen faktörler olarak öne çıktı. Bu temelde tarihi araştırmaların yanı sıra teorik/analitik çalışmalar da enflasyonun nedenleri üzerine önemli bir mesai ortaya koydu. Paranın Miktar teorisi ve Keynesyen/Yapısalcı yaklaşımlar arasındaki tartışma literatürde merkezi bir yer buldu. İlk yaklaşım enflasyonun temel nedenini para arzındaki artışlar olarak görürken, ikinci yaklaşım arz şokları, maliyet itişi, talep enflasyonu gibi faktörlere odaklandı. Zamanla yapılan ekonometrik araştırmalar yanılsatıcı kısa dönem dalgalanmalarının aksine enflasyonun uzun dönemde ekonomik büyümenin temel belirleyicisi olmadığını gösterdi. Uzun dönemli refah artışının sürdürülebilir teknolojik ilerleme ve üretkenlik artışına bağlı olduğu bilinmesine, hatta uzun vadede teknolojik ilerlemenin deflasyonist baskılar yaratma potansiyeline rağmen, enflasyonun sıfırlandığı bir dünya asla tercih edilmedi. Karşılaştırmalı tarihsel araştırmalar, farklı ülkelerin ve dönemlerin enflasyon deneyimlerini kıyaslayarak genel örüntüleri ve farklılıkları belirleyip; öngörülebilir ve düşük enflasyon ortamının, yatırımları ve uzun vadeli planlamayı teşvik ederek teknolojik ilerlemeyi dolaylı olarak destekleyebildiğini, aşırı ve istikrarsız enflasyonun belirsizliği artırarak kalkınmayı yavaşlattığını defalarca ortaya koydu. Tüm bu bulgulara rağmen enflasyon, bir toplumsal gerçeklik olarak yaşanmaya devam etti. Kurumsal iktisat, kurumların enflasyon üzerindeki etkilerini analiz edip, hususiyetle merkez bankaları ve para rejimlerinin enflasyonu kontrol altına alma ve yönetme kapasiteleri üzerine çalışmaktaydı. Ancak mevzu; ne iktisat tarihi araştırmalarının, ne para teorisi modellerinin, ne ekonometrik çalışmaların, ne karşılaştırmalı tarihsel incelemelerin, ne de kurumsal iktisadın çözebileceği bir düğümdü. Sonuç olarak, enflasyon olgusunun etraflıca anlaşılabilmesi adına, politik aktörlerin toplumsal düzeydeki tercih ve kararlarının analitik bir şekilde çözümlenmesi ve küresel politik ekonomi sisteminin makro ölçekte ele alınması gerekti.

Bu temelde, belki de öncelikle küreselleşmenin deflasyonist etkilerinin sıralanması icap etti. Küreselleşme, küresel işgücü arzını önemli ölçüde artırarak ücretler ve üretim maliyetleri üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturdu. Küresel rekabet, şirketleri maliyetleri düşürmeye ve verimliliği artırmaya zorlayarak fiyat artışlarını sınırlandırdı. Gelişen tedarik zincirleri ve uluslararası ticaret aracılığıyla şirketler üretim süreçlerini farklı ülkelere dağıtarak maliyet avantajı elde ederken, piyasaya daha düşük fiyatlarla mal ve hizmet sunabildi. Küreselleşme, teknoloji transferini ve bilgi akışını hızlandırarak teknolojiyi teşvik ederken, artan yenilikler verimlilik artışlarıyla beraber maliyetleri düşürerek deflasyonist bir baskı yarattı. Diğer taraftan küreselleşmenin enflasyonist riskleri üzerinde de durmak gerekliydi. Bu noktada, deflasyonist dinamiklerin reel piyasalar ile olan dolaysız ilişkisi bir kenarda dururken, enflasyonist dinamiklerin finansal piyasalar ile olan karmaşık bağlantısı ayrıca göze çarpmaktaydı. Küreselleşmenin hızlandırdığı sermaye akışları finansal sistemleri daha kırılgan kılarken, özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelen ani ve büyük sermaye girişlerinin varlık fiyatı balonlarına ve aşırı kredi genişlemesine yol açtığı görüldü. Söz konusu varlık balonlarının ve kredi genişleme süreçlerinin yaratabileceği enflasyonist baskılar aşikârdı. Küreselleşme, dünya genelinde kimi zaman küresel tasarruf fazlası aracılığıyla faiz oranlarının düşmesine katkıda bulundu. Zira düşük faiz oranları, kredi genişlemesini teşvik ederek toplam talebi tetiklemek suretiyle enflasyonist baskıları artırmaktaydı. Küresel aşırı likiditenin ve düşük faiz oranlarının finansal krizlerin önemli bir sebebi olduğu, küreselleşmiş bir dünyada ekonomik ve finansal şokların hızla yayılabileceği de unutulmamalıydı. Diğer taraftan bir bölgede ortaya çıkan bir arz şoku(Bkz. OPEC krizi) veya talep şoku(Bkz. Çin’in yükselişi) küresel enflasyonu etkileyebilir oldu. Küçük ve açık ekonomiler böylece enflasyon ithalatçısı konumuna düştü. Tam bu noktada, yani küreselleşmenin deflasyonist ve enflasyonist dinamikleri sıralanırken; deflasyonist etkilerin gelişmiş ülkelerin, enflasyonist etkilerin de gelişmekte olan ülkelerin payına düştüğünün altı çizilmeliydi. Zira sermaye hareketlerinin oynaklığı ve küresel şoklara karşı gelişmekte olan ülkelerin taşıdığı kırılganlıklar söz konusu ayrımın sebebi idi. Tam tersine olarak, doların küresel bir kalpazanlığa karşılık gelen ayrıcalıklı konumu, Birleşik Devletlerin enflasyonunu dünyaya ihraç etmesine de imkân tanıyordu. Doların küresel rezerv para birimi konumu, senyoraj geliri elde etme imkânı ve uluslararası ticaretteki, finansal işlemlerdeki ve merkez bankası rezervlerindeki merkezi rolü, Amerikan merkez bankasını(FED) adeta küresel bir darphaneye dönüştürdü. Bu durum, ABD’nin para politikası kararlarının küresel finansal piyasalar aracılığı ile diğer ülke ekonomilerini ve dolaylı olarak enflasyon oranlarını etkilemesine olanak tanıdı. Faiz oranlarındaki değişiklikler ithalat maliyetleri, borçlanma maliyetleri ve küresel likidite üzerinde dalgalanmalara yol açarken, bu durum gelişmekte olan ülkelerde enflasyon olarak karşımıza çıktı. ABD’nin sürekli ticaret açığı veren bir ülke olarak bu açığı dolar basarak finanse etmesi, küresel talep dengesizliklerine ve potansiyel enflasyon risklerine ayrıca katkıda bulunuyordu. Nihayetinde, dijital-kripto para birimleri ve merkez bankası dijital paraları(CBDC), paranın itibari doğasını yeniden tanımlarken, devletlerin para basma tekelini ve küresel servet transfer mekanizmalarını dönüştürme potansiyeli taşıyordu. Bununla beraber parasal genişleme ile çarpışan arz şoklarının tetiklediği enflasyonist dalganın küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar üzerinden yapısal bir hale dönüşebildiği de yakın zamanda tecrübe edilmiş bulunmaktaydı.

Bu durum ‘jeopolitik enflasyon’ kavramını gündemimize taşırken, enflasyonun aynı zamanda da stratejik bir olgu olduğunu karşımıza çıkardı. Bu kavram, geleneksel enflasyon teorilerinin ötesine geçerek, politik ve stratejik faktörlerin ekonomik sonuçlarını vurgularken; jeopolitik olaylarca küresel arz zincirlerinin bozulabileceğini, kritik emtia fiyatlarının yükselebileceğini, ticaretin kısıtlanabileceğini, askeri harcamaların artabileceğini, kitlesel mülteci hareketlerinin yaşanabileceğini ve böylece genel ekonomik belirsizliklerin artarak enflasyonist baskıların doğabileceğini bizlere hatırlattı. 1970’lerin Petrol krizleri, İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşları, Küresel Pandemi, Rusya-Ukrayna Savaşı ve ABD-Çin ticaret savaşları jeopolitik enflasyon örnekleri olarak sayılabilirdi. Jeopolitik enflasyon ekonomik, sosyal ve politik düzlemde çok boyutlu sonuçlar ortaya çıkartırken, genel fiyat seviyesindeki sürekli yükseliş, satın alma gücündeki düşüş ile birlikte yaşam standartlarını olumsuz manada etkilemekteydi. Böylece mevcut gelir eşitsizlikleri derinleşirken, ekonomik büyüme hızında yavaşlamalar yaşanır oldu. Toplumsal gerilimler tetiklenip sosyal huzursuzluğun kapıları açılırken, süreç siyasi istikrarsızlık risklerini beraberinde getirdi. Jeopolitik kaynaklı enflasyonla mücadele, konvansiyonel para politikası araçlarının tek başına yetersiz kalabileceği bir politika alanını teşkil etmekteydi. Zira faizleri artırmanın beklenen faydayı vermeyeceği ortadaydı. Arz cephesi şokları belirleyici olurken, küresel dinamikler devredeydi. Bu noktada, uluslararası diplomasi kanalları aracılığı ile küresel istikrarın tesisine yönelik işbirliklerinin geliştirilmesi, jeopolitik gerilimleri azaltarak enflasyonist baskıları hafifletebilecek etkin bir politika olarak düşünülebilirdi. (Bkz. Tahıl Koridoru) Ayrıca, ulusal ekonomilerin dışa bağımlılığının azaltılması aracılığı ile jeopolitik risklere karşı dayanıklılığın arttırılması, kritik emtia ve ürünlerde arz kaynaklarının çeşitlendirilerek alternatif tedarik zincirlerinin hazırda tutulması önem arz etmekteydi. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmaların enflasyon üzerindeki etkisini azaltmak adına, yenilebilir enerji yatırımlarının artırılması ve enerji verimliliğinin teşvik edilmesi yoluyla enerji bağımsızlığının güçlendirilmesi stratejik bir öncelik olarak durmaktaydı. Ayrıca, olası arz şoklarının etkilerini tamponlamak adına, kritik emtialarda stratejik stokların oluşturulması da gerekli bir diğer politika aracıydı. Bunun yanı sıra, toplumsal olarak dezavantajlı gruplara yönelik doğrudan mali destek sağlanması mevcut sosyal güvenlik ağlarının güçlendirilmesi toplumsal barışın tesisi adına önem taşımaktaydı. Netice itibarıyla, tarihin derinliklerinden modern küresel sisteme uzanan bu serüvende enflasyon, salt ekonomik bir gösterge olmanın ötesinde, hegemonik güçlerin etkisiyle şekillenen ve toplumsal değer yargılarını yeniden tanımlayan görünmez bir el olarak belirginleşti. Bu görünmez el, maddi dünyanın kantitatif tercihlerini yansıtırken, aynı zamanda küresel önceliklerimizin de aynası oldu.