Küresel Bir Yeni Derebeylik Düzeni: Neo-feodalizm
Asayiş sarsıldı, düzen bozuldu. Yüksek tepelere, erişilmez şatolar kuruldu. Güvenlik esas, tarım zorunluluktu. Gözler uzak limanlara değil, öküzün kuyruğuna bakar oldu. Feodalite, merkezi otoritenin çöküşüyle beliren bir düzen arayışıydı. Temel ekonomik yapı, toprağın birincil üretim aracı olması ve serflerin hiyerarşik yükümlülüklerini yerine getirmesi üzerine kuruluydu. Yarı köle statüsündeki topraksız köylünün tüm dünyası, böylece doğduğu diyarlar oldu. Şövalyeler kılıçlarını asalet için sallarken, vassallıkları gördükleri ihsanlara eşlik eden yeminlerinin bir sonucuydu. Monark tarafından geniş tımar arazileriyle ödüllendirilen büyük soylular; yani Lordlar, Dükler, Kontlar ve Markiler, feodal sistemin önemli bir unsuruydu. Monark’a sadakatlerini sunmanın yanı sıra, gerektiğinde askeri destek sağlarlar, ihsan edilmiş topraklarda mutlak otorite sahibi olarak kendi vassallarını (küçük soyluları) yönetirlerdi. Feodal sistemin en tepesinde yer alan Monark ise, tüm toprakların sahibiydi. Büyük soylulara toprakları yönetme hakkını verirdi. Bu geleneksel düzen, yalnızca bir ekonomik model değil, aynı zamanda bir zihniyet dünyası idi. Teoloji, tıp ve adalet; ruhun, bedenin ve mülkün sağlığını korumak adına tahsil edilirdi. Ve fazlasıyla yeterdi. Feodalite, kar peşinde uzak limanlara açılmak yerine, tahkim edilmiş güvenli şatolarda korunaklı bir hayatın tercih edildiği bir düzendi. Güvenlik ve tarım temelli bu yapı, ağır zırhlı şövalyeleri at üzerinde daha dengeli ve etkili kılan üzengi ve bataklık alanları tarıma elverişli kılan ağır saban sayesinde pekişiyordu. Lakin yüksek şatolar, delinmez zırhlar ve ağır sabanın inşa ettiği bu düzeni sallayan, görünmez ve duyulmaz bir şey oldu. Boy boy atlılar, sıra sıra askerler ile donanmış bir ordudan ziyade, nihayetinde bir mikrop; kara ölüm, tüm Avrupa’yı kasıp kavurdu. Kırsal hayat, nüfusun hastalıktan kırılmasıyla işlevsizleşirken, serflerin sırtında yükselen bu düzen çözülmeye başladı. Bu durum, ünlü tarihçi Fernand Braudel’in de ifade ettiği üzere, ‘feodal krizin’ başlangıcıydı. Salgın, nüfusu yarı yarıya kırarken, ciddi bir işgücü kıtlığına sebep oldu. Hayatta kalan köylülerin pazarlık gücü böylece artarken soyluların nüfus üzerindeki tahakkümü zayıfladı. Daha iyi koşullar ve daha yüksek ücrete eşlik eden hürriyetler, serfliğin temelini oluşturan angarya düzenini sarsarak sosyo-ekonomik yapıyı hızla dönüştürdü. Feodalizm zayıflarken ticaret ve şehirler canlandı, güçlü bir tüccar sınıfı doğdu. Toprak önemini yitirip, para ve ticaret zenginliğin asıl kaynağı oldu.
Para ekonomisi yaygınlaşırken, serflik yerini ücretli işçiliğe bıraktı. Topraksız köylüler şehirlere göç ederek iş gücü piyasasını oluştururken, ticaret büyüyor, sermaye birikiyordu. Değişen üretim biçimlerine eşlik eden şehir hayatı modern çağları üretirken, küresel ölçekte yeni bağımlılık ilişkileri ve kontrol mekanizmaları oluştu. Feodalizm tarihsel olarak sona ermiş olsa da, modern kapitalizm ve teknoloji çağında bazı karakteristiklerinin yeniden görülmesi, sosyal, ekonomik ve politik yapıları anlamak için ‘neo-feodalizm’ kavramının ortaya atılmasına sebep oldu. Neo-feodalizm, modern kapitalist toplumlarda servet ve gücün aşırı yoğunlaşması sonucunda ortaya çıkan, feodalizme benzer yeni bir sosyo-ekonomik ve siyasi düzeni ifade etmekteydi. Bu sistemde, büyük şirketler, teknoloji devleri ve finansal elitler, modern dünyanın derebeyleri olarak hareket ederek ekonomik, politik ve sosyal kontrol mekanizmalarını ellerinde toplamaktaydı. Devlet otoritesinin giderek zayıfladığı, bireylerin finansal bağımlılık, borç, kira ekonomisi ve dijital takip sistemleriyle yeni bir tür serflik düzenine hapsedildiği yeni bir düzen böylece doğmaktaydı.
Feodalizmde nasıl monark sadece kâğıt üzerinde olup asıl hâkim unsur yerel derebeyleri ise; neo-feodalizmde de sosyal-refah devleti bu duruma çekilmekte, büyük şirketler bir çeşit derebeyliğine yükselmekteydi. Tıpkı feodalizmde toprağın ve askeri gücün lordların elinde toplanması gibi, neo-feodalizmde de servet, teknolojik kontrol ve bilgi erişimi belirli kişi ve kurumların elinde toplanıyordu. Feodal toplumlarda monark, soylular, şövalyeler ve serfler arasındaki gözlemlenen katı hiyerarşik yapı, neo-feodalizmde de benzer biçimde karşılığını buldu. CEO’lar, teknoloji oligarkları ve finansal elitler yeni lordlara denk gelirken, bağımlı ve edilgen geniş halk kitleleri bu hiyerarşinin en altında yer alıyordu. Feodal sistemde serfler toprağa ve lordlarına bağımlıyken, neo-feodalizmde bireyler işlerini sürdürebilmek için dijital platformlara, bilgiye erişmek için büyük teknoloji şirketlerine veya likidite için finans kurumlarına bağımlı oldu. Feodal toplumda sosyal hareketlilik son derece sınırlıyken, neo-feodalizmde de ekonomik eşitsizliklerin artması ve fırsat eşitsizliği toplumun en alt katmanlarının sosyal hareketliliğini sınırladı. Bireyler, yaşam boyu çalışsalar da kazançları finansal özgürlüklerini sağlamaya yetmiyor, hatta sosyalleşmenin maliyetleri onları evlerinden bile çıkamaz hale getiriyordu. Feodal lordlar, serflere ve vassallara güvenlik sağlarken, karşılığında artık ürüne el koyup sadakat beklemekteydi. Neo-feodalizmde de büyük şirketler ve platformlar, kullanıcılarına sosyal medya, arama motorları ve e-ticaret gibi çeşitli hizmetleri ücretsiz sunarken, bireylerin kişisel verilerine ve dikkatlerine el koymaktaydı. Feodalizmde yerel derebeyleri kendi ordularını beslerken, bugün neo-feodalizmde büyük şirketlerin veri takip sistemleri ve yapay zekâ destekli özel güvenlik firmaları güvenliği tüm boyutlarıyla özelleştiriyordu. Savaş meydanlarında bağlı olduğu monarkların ordularını teçhiz eden soyluların yerini, neo-feodalizmde ulusal devletlere operasyonel destek sağlayan küresel özel askeri şirketler aldı. Feodal sistemin temel ekonomik kaynağı toprak olurken, neo-feodal düzende veri, dijital mülkiyet ve borçlandırma en büyük güç araçlarına dönüştü. Vaktiyle iktidar temel olarak toprak mülkiyeti ve askeri güce dayanırken, bugün ekonomik sermaye, teknolojik kontrol ve bilgi hâkimiyeti ön plana çıkmaktaydı. Hiyerarşik ve sınıfsal baskının en somut haliyle müşahede edildiği o zamanlar geride kalırken; algoritmalar, veri analitiği, ekonomik teşvik ve yaptırımlar aracılığı ile daha dolaylı ama etkin bir kontrolün kurulduğu bir çağ başlamış oldu.
Tarihsel bir döngüsellik içinde karşımıza çıktığını gördüğümüz bu dönem; sosyal, ekonomik ve politik yapıların analizi için çeşitli teorik çerçeveler sunmaktaydı. Foucaultcu iktidar analizi, bedenin toprağa bağlılığından dijital izlenebilirliğe uzanan bir sürekliliği işaret ederken, biyopolitika ve kontrol toplumu kavramları aracılığıyla modern iktidarın yaşamı algoritmik panoptikonlar üzerinden nasıl yönettiğini ortaya koymaktaydı. Marksist yabancılaşma teorisi, emeğin metalaşmasının dijital platformlarda veri ve emek sömürüsü yoluyla yeni bir boyut kazandığını, prekaryanın doğuşu ile ifade etmekteydi. Güvencesiz ve esnek istihdam koşullarında çalışmak durumunda kalan, ekonomik ve sosyal olarak kırılgan bir toplumsal kesimi ifade eden precariat(prekarya), ‘precarious’(belirsiz, güvencesiz) ve ‘proletariat’(proleterya-işçi sınıfı) kelimelerinin bir birleşimi olarak tanımlanan, yeni bir sosyal sınıfı resmetmekteydi. Zira Zygmunt Bauman’ın likid modernite teorisi, feodal köylünün toprağa bağlılığına karşın modern bireyin geçici işler ve kiralık konutlarla yaşadığı güvencesizliği ‘likid serflik’ olarak tanımlamaktaydı. Bu durumda, güvencesizlik feodal dönemdeki gibi fiziksel bir tehdit olmaktan çıkıp, daha çok varoluşsal bir tehdit haline gelmekteydi. Max Weber’in demir kafesi olan bürokrasi, neo-feodalizmde algoritmalar ve performans metrikleriyle somutlaşmaktaydı. Böylece iradenin özerkliği çökerken, dijital lordların genele şamil kılınan tercihleri de rasyonel bir köleliğe karşılık gelmekteydi. Bu durumda, Hannah Arendt’in ifade ettiği kamusal alan gerçekliğinin çözülüşü kaçınılmazdı. Sosyal statü ve çıkarlara odaklanma ile karakterize olan sosyal alan, kamusal alana karşı yükselirken; ortak gerçeklik duygusunun kaybolduğu, kitle toplumunun hâkim olduğu bir kurgu kimlikler dönemi devreye giriyordu. Byung-Chul Han’ın sosyal medyadaki gönüllü ifşaların özgürlük yanılsaması yaratarak öznelliği dışsallaştırdığı görüşü, feodal vassalın lorduna sunduğu sadakat ve hizmet sözü olan homage töreniyle çarpıcı bir benzerlik gösterirken; her iki durumda da gönüllülük potansiyel bir bağımlılığı resmileştirmekteydi.
Böyle bir şeffaflık toplumu eleştirisi, modern dünyada her şeyin görünür ve açık olması yönündeki baskının, aslında gerçek bir özgürleşmeye değil, yeni türden bir kontrol ve gözetim biçimine yol açtığı fikrini doğurmaktaydı. Tıpkı Orta Çağ’daki keşişlerin günahlarını rahiplere itiraf etmesi gibi, modern bireyler de duygu, düşünce ve yaşamlarını dijital platformlardaki algoritmalara [Han’ın ifadesiyle algoritmik rahiplere] itiraf etmekteydi. Bu itiraf, beğeniler, yorumlar, paylaşımlar ve diğer etkileşimler aracılığıyla gerçekleşirken, bireyler, bu etkileşimler üzerinden bir tür dijital onay ve kabul arayışına girmekteydi. Sonuç olarak, bireyler kendi öznellikleri üzerindeki kontrollerini kısmen veya tamamen kaybederken, iç dünyalar, dışsal algoritmalar tarafından işlenen ve yönlendirilen birer veri yığınına dönüştü. Böylece serfliğin bu en rafine biçimine, yani neo-feodalizmin yükselen dinamiklerine karşı nasıl bir çözüm bulunabileceği hayati bir toplumsal sorun olarak belirdi. Neo-feodalizm, bir taraftan insanlığın en kadim mücadelesinin—özgürlük ile kontrol, eşitlik ile hiyerarşi arasındaki gerilimin—modern bir tezahürü olurken, bir taraftan da tarihsel bir döngüselliğin tezahürü olarak karşımıza dikildi. Çözüm, bireysel farkındalığın artırılması, kolektif şuurun örgütlenmesi, demokratik-insani süreçlerin güçlendirilmesi ve etik değerlerin geliştirilmesi gibi çok yönlü bir yaklaşımı gerektirmekteydi. Neo-feodalizmin bir distopya olmaktan ziyade, bireysel seçimlerimizin bir neticesi olduğunu kabul ederek yola çıkılabilirdi. Zira feodal şatolardan dijital hegemonyaya uzanan bu yolculukta, cevaplanması beklenen sorular türlü türlüydü. İnsanlık, kendi kendisini hapsettiği illüzyonları bir kenara atıp, varoluşu ötekileştirmesiz bir tümel şuur olarak yeniden tanımlayabilme iradesine sahip miydi? Özgürlüğünü sınırlayan kafesleri kırıp attığında, sınırsız alternatifler dünyasında nereye gideceğini nasıl bilebilecekti? Yoksa çizilen sınırlarca mağdur olmak bir yana dursun, edilgen güvenliğini muallak bir özgürlüğe tercih mi etmekteydi? Hiç şüphesiz, kolektif bir farkındalığa vardıracak olan bireysel şuur canlanmadan, tarihin kendini tekrarlayan döngülerinin kırılabileceğini iddia etmek fazlasıyla iyimserdi.
