ÖZEL RÖPORTAJ: “BÖLGENİN KADERİNİ İRAN, İSRAİL VE TÜRKİYE BELİRLEYECEK”

Johns Hopkins Üniversitesi siyaset bilimi profesörü, ABD Dışişleri Bakanlığı eski danışmanlarından Vali Nasr, EKOTÜRK TV’den gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu’nun sorularını yanıtladı.

Ve nihayet Trump gitti! Muhtemelen Amerikan tarihindeki en alışılmadık, en öngörülemez başkanın ardından şu an yeni bir yönetim var. Öncelikle şunu sormak istiyorum, yeni dönemden ne bekliyorsunuz? Biden’ın ABD dış politikasına, özellikle de Orta Doğu’ya yönelik ne gibi değişiklikler getireceğini düşünüyorsunuz? Bununla başlayalım…

 

Biden yönetiminin karşı karşıya olduğu en önemli mesele, Amerikan dış politikasının nasıl tekrar istikrara kavuşacağı ve daha güvenilir hale getirileceği. Bu da Amerika’nın şu anki kapasitesi ile hedefleri arasında bir tür denge kurmak anlamına geliyor. Kapasite açısından bakarsak şu an Amerikan ekonomisi baskı altında, Covid’den ciddi anlamda etkilendi ve pandemi süreci halen devam ediyor. Bunun yanında ülke, Trump yıllarının bir sonucu olarak kendi içinde çok bölünmüş durumda. Ayrıca bir de artık Çin var. İçerideki tüm bu koşullar göz önüne alındığında ABD’nin artık çok hırslı bir dış politika izlemesi beklenemez. Bunlar, dış politikasında bazı öncelikler belirlemesi gerektiği anlamına geliyor. ABD’nin yeni dönemde öncelikleri Çin ile iklim, çevre ve halk sağlığı gibi küresel konular olacak. Bu da Ortadoğu’da çok daha az aktif olması gerektiği anlamına geliyor.  Bölge, Amerikan dış politikasında çok daha düşük seviyede bir önceliğe sahip olacak, öncelik çatışmaları sona erdirip bölgede düzeni sağlamak. Ayrıca İran ile nükleer anlaşma konusunda da bir uzlaşıya varmak ve Suudi Arabistan, BAE ve Körfez ülkelerinin bölgedeki Amerikan müdahalesine ilişkin beklentilerini düşürmek… ABD’nin Ortadoğu’ya daha az müdahil olması; Çin, Asya ülkeleri ve diğer konulara daha fazla zaman ayırma hedefine olanak tanıyacaktır.

 

DAHA AZ ÇATIŞMA, DAHA ÇOK DİPLOMASİ GÖRECEĞİZ

 

Değindiğiniz tüm bu konuları tek tek açacağım. Öncesinde dış politika konusunda genel bir sorum daha olacak. Biden, başkan olarak yaptığı ilk dış politika konuşmasında “Amerika geri döndü” dedi. Bu bölge için ne anlama geliyor? Daha fazla mı yoksa daha az mı müdahale mi beklemeliyiz bu ifadeden?

 

Daha az maceraperestlik ve daha çok diplomatik müdahale bekleyebiliriz. Askeri müdahale gerekliliğini azaltabilmek için Biden yönetiminin Suriye, Yemen ve Libya’da, Avrupa’yı da yakından ilgilendiren mülteci sorununu yaratan çatışmaların çok daha büyüme tehlikesi doğmadan sona erdirilmesi doğrultusunda müdahil olmasını bekliyorum. Ayrıca İran meselesi ABD’yi bölgeye yaklaştıran en önemli nedenlerden. Trump yıllarından kalma bölgede yeni bir çatışmaya yol açabilecek çok sıcak bir konu ve İran ile gerilimin azaltılması, nükleer anlaşmaya yeniden dönülmesi anlamına geliyor. Bu da diplomatik bir mesele, bu yüzden yeni dönemde çatışma yerine daha çok diplomasi göreceğiz. Yemen, Libya, Suriye ve ayrıca İran’la diplomasi göreceğiz. Ayrıca Suudi Arabistan ile ilişkiyi tekrar normale döndürmek için çok hızlı davranıldığını gördük. Suudi Arabistan’daki kraliyet ile Beyaz Saray arasında artık özel bir ilişkiden ziyade kurallara bağlı bir ilişki var. ABD, savaşın nasıl biteceği konusunda söz sahibi olmadan Yemen’deki politikayı bundan böyle desteklemeyecektir.

 

Sizin de değindiğiniz gibi İran şüphesiz Biden’ın ajandasında en üst sıralarda yer alıyor. Nükleer anlaşma, yaptırımlar vb… Açıkça görülüyor ki Trump’ın maksimum baskı politikası ABD’nin İran’ı kontrol altına almasını sağlayamadı. Hatta ülkenin nükleer faaliyetlerini zenginleştirmesine bile yol açtı. Şimdi görünen o ki Biden müzakere masasına geri dönmek istiyor ancak bu da şüphesiz Körfez ülkelerini ve İsrail’i rahatsız edecektir. Bu karmaşık bölgesel dinamikler göz önüne alındığında Biden İran ile nasıl bir ilişki kuracak veya kurmalı sizce? Yaptırımlar faslı artık geride kaldı diyebilir miyiz?

Öncelikle ABD’nin anlaşmayı yeniden canlandırmak istediği yönündeki niyetini deklare etmesi gerekecek. Biden ile Trump arasındaki en büyük fark da bu. Biliyorsunuz Trump eski anlaşmayı istemediğini söylemişti. ABD şimdi İran’ın anlaşmanın şartlarına uyması koşuluyla eski anlaşmaya geri dönüp tam anlamıyla yeniden canlandırmaya istekli. Yani orada bir diplomasi var. Trump’ın yarattığı sorunlardan biri, İran üzerinde azami baskı uygulanması ve bunun bir işe yaramamasıydı. Bir de artık ABD’nin İran’a yaptırım uygulamak için çok fazla alanı kalmadı; yani İran ile savaşa yakın bir durum yaratmadan İran’a daha fazla yaptırım uygulaması zor. Yaptırımlar artık Amerika’nın ağırlığını kaybetmesine neden oluyor; yaptırımları uygulayarak değil de kaldırarak bir ağırlık kazanabilir artık. İranlılar da yaptırımların kaldırılması karşılığında bazı tavizleri kabul edebilir, diplomatik bir süreci kabul edebilirler. Bu nedenle şu aşamada yaptırımları kaldırma karşılığında İran’ın nükleer anlaşmaya tamamen bağlı kalması tamamen diplomatik bir süreç. Bu da güvene dayalı bir süreç olmalı, ki Trump bu güveni yerle bir etti. Bu elbette kolay bir süreç olmayacak ama yönetimin bunu zaten netleştirdiğini düşünüyorum. Süreç takip edilecek. Diğer yandan İsrail, Suudi Arabistan ve BAE’nin bu durumdan kendilerine bir tehdit unsuru çıkarmaması da sağlanmaya çalışılıyor. Ancak bu ülkelerin ABD’nin İran’la savaşma riski pahasına anlaşmaya geri dönmeyip, İran tehdidiyle mücadele adına Ortadoğu’da sonsuza kadar kalmasını dikte edebileceklerini sanmıyorum. Bunun Körfez ülkeleri ve İsrail açısından başarılı bir strateji olduğunu düşünmüyorum.

ARAP DEVRİ BİTTİ, BÖLGENİN KADERİNİ İSRAİL, TÜRKİYE VE İRAN BELİRLEYECEK

İsrail’e ve özel olarak Körfez ülkelerinin İsrail’le normalleşme sürecine de ayrıca değineceğim ama burada araya girip başka bir şey daha sormak istiyorum: “Arap devri bitti. Arap olmayan güçler; Türkiye, İran ve İsrail arasındaki rekabet, bölgenin geleceğini şekillendirecek.” Bu sözler son makalenizden. Tam olarak ne demek istediğinizi biraz açar mısınız? Ayrıca bu iddiayı ileri sürerek Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır gibi Arap dünyasının en aktif aktörlerini devre dışı bıraktığınızı düşünmüyor musunuz? Bu ülkelerin oynayacak bir rolü yok mu?

 

Son sorudan başlayayım. Evet, elbette oynayacakları bir rol var ama saydığınız ülkeler artık Ortadoğu’da daha önce oldukları gibi baskın aktörler değiller. Geçmişe; 1950, 1960 ve 1970’lere gidersek, o dönem güçlü bir Arap dünyası söz konusuydu. Güçlü bir yapıya sahip, ideolojik olarak enerjik ve aktif, hatta İsrail, Türkiye ve İran’ı tehdit eden bir yapı… Öyle ki bu ülkeler Arap dünyasını kontrol altına almak için üstü kapalı bir anlaşmada bir araya gelmişti. Bir nesil için Amerika’nın Ortadoğu politikası, Arapların karar verici konumda olduğu fikrine dayalıydı. Bölgedeki en güçlü aktörler onlardı. İsrail, Türkiye ve İran ikinci plandaydı. 

Ama 2003’ten beri Arap dünyası çatırdıyor ve yıkılıyor. Diğer bir deyişle bölgenin bir dönem en güçlü ülkeleri; Mısır, Suriye ve Irak büyük ölçüde zayıfladı. Artık Mısır, Mübarek yıllarındaki gibi büyük bir aktör değil. Öte yandan Suriye ve Irak artık neredeyse ülke bile değil. Kendi bölgelerini kontrol edemiyorlar ve Arap dünyasının büyük bir çoğunluğu, Arap olmayan aktörlerin birbirleriyle rekabet edebilecekleri bir oyun alanı haline geldi. Suriye’ye bakıyorsunuz; İsrail, İran ve Türkiye var. Golan’da, idlib’de… İranlılar deseniz Şam’da, hepsi mücadele halinde. Libya’ya bakıyorsunuz, şimdi Türkiye’nin üstünlüğü var. Arap ülkeleri Libya’nın kaderini belirlemekte yetersiz kaldı. Yemen’de keza, İran belirleyici aktör. Irak’ta da Türkiye ve İran en önemli dış aktörler. Haklısınız evet, Suudi Arabistan, BAE, Mısır gibi ülkeler de orada ama bu ülkeler Arap dünyasının neresinde bölgenin kaderine karar verebiliyor? Suriye’de Araplar çekip gitti. Suriye’nin geleceğini belirleyen ülkelerin hepsi de Arap olmayan ülkeler. Irak’ta Arap dünyası bir aktör değil, asıl aktörler İran ve Türkiye. Ne zaman bir dış müdahaleden söz etsek Arap olmayan ülkelerden bahsediyoruz. Libya’da büyük bir oyun oynadılar ama şimdi Rusya ve Türkiye tarafından gölgede kaldılar. Yemen’de ise Suudiler bu savaşı bile kazanamıyor. İranlıların kendilerini tehdit ettiğini söyleyip duruyorlar. Bölgede bulunan Arap devletleri bölgenin geleceğine askeri açıdan karar veremiyor. Siyasi çatışmaların sonuçlarını kontrol edemiyorlar. Sürekli olarak İran ve Türkiye’nin Arap dünyasında karar verici konumda olduğundan şikayet ediyor ve ABD’nin Türkiye ve İran’ı gücünü önlemek için bölgede kalmasını istiyorlar. Bu 1950’lerin ve 60’ların Arap dünyası değil ve şu anda İran, İsrail ve Türkiye Arap dünyasında en aktif ülkeler. Sınırları aşıyor, hükümetlere karar veriyor ve savaşları şekillendiriyorlar. Bölgedeki güç Arap ülkelerinde değil, Arap olmayan ülkelerde. Arap dünyası, Arap olmayan bu aktörlerin kendi arasında veya bir başkasıyla rekabet ettiği bir sahne haline geldi. “Abraham Accords” anlaşmaları da bu bağlamda düşünülebilir, esasen Araplar bu ilişkide küçük ortak. Aslında temelde Arap ülkeleri, Arap olmayan bu üç büyük aktörden birinin yanında yer almaya karar verdi. Yani BAE, İsrail ile ilişki kurdu çünkü en az gerginliğe sahip olduğu Arap olmayan aktör o. En fazla gerilim ve çatışmayı ise diğer iki Arap olmayan aktör olan İran ve Türkiye ile yaşıyor. Bu yüzden aslında BAE için bu normalleşme, Türkiye ve İran’ı dengelemek için İsrail ile bir denge kurma oyunuydu. İsrail için de Araplarla ittifak aslında Filistinlilerle ilgili değil, bölgedeki İran ve Türkiye ile rekabetle ilgili…

İSRAİL’LE NORMALLEŞME İRAN’A OLDUĞU KADAR TÜRKİYE’YE DE KARŞI

Ben de tam bunu soracaktım, bu normalleşme sürecinin arkasında yatan temel motivasyonlar nelerdir? İran kadar Türkiye’nin de bölgede artan gücüne ve etkisine karşı olduğunu söylüyorsunuz aynı zamanda, öyle mi? Bir de Suudi Arabistan’ın da benzer adımı atması bekleniyor. Siz ne dersiniz? İsrail’in yanında olmak Türkiye’nin karşısında olmak anlamına mı geliyor?

Motivasyonlar çok boyutlu. Bir de tabi Suudi Arabistan ve BAE, Trump döneminde bölgede elde ettikleri ayrıcalıkların sona ereceği endişesiyle Washington’daki ağırlıklarını korumaya çalışıyor. Bunun yanında ABD’nin bölgeye her zaman liderlik ettiği kanısındalar. Obama döneminde de Trump döneminde öyle, şimdi Biden döneminde de öyle görüyorlar ve şimdi stratejik derinlik sağlamak için İsrail’e yöneliyorlar.

Normalleşme anlaşmasına katılan bazı ülkeler bazı özel ayrıcalıklar kazandı, mesela Fas gibi, Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliği tanındı. Bu kalıcı olacak mı bilmiyorum, Sudan’ın da terörü destekleyen devletler statüsünden çıkması kararlaştırıldı ve ABD’den mali destek aldı. Dolayısıyla diğer bazı Arap ülkeleri de kendileri için özel anlaşmalar yapmak için girişimlerde bulunabilir. Mesela Suudi Arabistan, Cemal Kaşıkçı cinayetinin ABD üzerinde yarattığı ve kendisine zarar veren kötü imajı düzeltmek isteyebilir çünkü İsrail, ABD’liler için hep dost bir ülke olarak görülmüştür. Özellikle Cumhuriyetçiler, Evanjelistler ve Hristiyan seçmenler İsrail’e karşı özel duygular beslediğinden İsrail’le normalleşmesi durumunda Sudi Arabistan’ın yanında yer alacaklardır. Bu kesinlikle önemli bir motivasyon ancak anlaşmanın esas olarak İran’a karşı yapıldığı çok açık çünkü İran, Amerikan kamuoyunda uluslararası toplumdan dışlanmış bir devlet olarak görülüyor. Araplar ve İsrailliler aslında İran’a karşı bir araya geliyor. 

Bununla beraber Türkiye’nin durumu daha karmaşık çünkü Türkiye hem Amerika’nın bir müttefiki hem de NATO’nun bir üyesi. Çok farklı bir ilişki. Fakat gerçekte Libya’da İran yok. BAE, Mısır ve bir ölçüde Suudi Arabistan, orada Türkiye ile savaş halinde. 

Ayrıca doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervleri konusunda da gerginlikler var. Araplar yani özellikle BAE vb. ülkeler, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki mevcudiyetine karşı çıktı ve hatta yakın zamanda gerçekleşen Dağlık Karabağ’daki Ermeni-Azerbaycan savaşında BAE ve Suudi Arabistan Ermenilerin tarafını tuttu. Ayrıca bir de Katar sorunu var, Arap ülkeleri İranlıların Katar’ın yanında yer alacağını bekliyorlardı fakat Türkiye, Katar krizinde daha baskın bir rol oynadı ve bu çok büyük stratejik bir sorun; özellikle de BAE için Müslüman Kardeşler çok ciddi bir sorun.

Aynı şekilde Türkiye’nin Mısır’da Mursi’yi desteklemesini ve Türkiye-Mısır ilişkilerini de bu bağlamda yorumluyorlar ve Türkiye’yi İran’la bir tutmuyorlar. Türkiye’yi Arap dünyasında giderek güçlenen bir Sünni aktör olarak rakip görüyorlar. Türkiye’nin nüfuzu Suriye ve Irak topraklarında, Lübnan ve Libya’da giderek artıyor ve aslında İran’ın Irak’ta yaptığına benziyor. Bu durum geçmiş bazı hatıraları da canlandırıyor; zira eskiden tüm bu topraklar Osmanlı İmparatorluğu’nun kontrolü altındaydı… Bildiğiniz gibi Ankara’dan yapılan bazı açıklamalarda Türkiye’nin, Lozan ve Sevr Antlaşmalarında çizilen sınırları tanımadığı söylendi. Bu da aslında, gelecekte Türkiye’nin Musul’a inerek orayı ekonomik, diplomatik ve dinsel nüfuzu altına alarak bir Türk bölgesine dönüştürebileceği ve Ortadoğu’ya giriş kapısı yapabileceği anlamına geliyor. Basra Körfezi nazarında bu ciddi bir rekabet. Mısır ve Sudan’da Müslüman Kardeşlerin gücünü kırmak için çok para harcadılar ve çok gayret gösterdiler. Müslüman Kardeşleri bitirmek için Sudan’da darbeye destek verdiler. Türkiye’yi tehlikeli bir oyuncu olarak görüyorlar ve bölgede hegemonyacı hırslara sahip olduğunu düşünüyorlar.

Bu anlamda bunu yüksek sesle dile getirmiyorlar. Kendi içlerinde söylüyorlar çünkü bu konuda İran’ı eleştirmek daha kolay ama Türkiye pek çok bakımdan onlar için İran’dan daha ciddi bir tehdit…

TÜRKİYE ARTIK ESKİ TÜRKİYE DEĞİL, ABD BUNU ANLAMAKTA ZORLANIYOR 

Türkiye’den bahsederken biraz da Türkiye-ABD ilişkilerini konuşmak istiyorum. Bildiğiniz gibi iki ülke arasında ciddi sorunlar bulunuyor, özellikle de S-400 ve PKK-YPG desteği… Siz Washington DC’desiniz ve oradaki nabzı iyi biliyorsunuz. Sizce yeni dönemde ABD nasıl bir tavır alacak? Bilhassa bu iki büyük sorun göz önünde bulundurulduğunda ilişkilerin geleceğini oradan nasıl görüyorsunuz?

S-400 ve YPG elbette çok tatsız sorunlar fakat bence daha büyük sorun Washington’n, Türkiye’nin stratejik pozisyonundaki ve yönündeki değişimi nasıl karşılayacağı ile ilgili. Yani; Batı’nın bir parçası olan bir ülkeden bölgesel hırsları olan, ABD’nin çıkarlarıyla her zaman örtüşmeyen bağımsız bir güce… Bu durum bir öngörülemezlik ve istikrarsızlık da yaratabilir. Türkiye ve ABD birbirini oldukça iyi tanıyan iki ülke, fakat Türkiye artık eski Türkiye değil ve Washington bunu anlamakta zorlanıyor…

Türkiye’nin stratejik hedefleri neler? Kendisini nerede görüyor? NATO üyeliğini nasıl görüyor? Bölgedeki rolünü nasıl görüyor? Rusya ile ilişkilerini nasıl görüyor, Çin’le ilişkilerini nasıl görüyor ki bu da gelecekte özellikle ABD-Çin ilişkileri göz önüne alındığında çok daha önemli hale gelecek…

Kısaca S-400 ve YPG gibi meselelerde iki taraf birlikte uğraşıp bir formül bulabilir ancak asıl önemli sorun ABD’nin, bu tamamen “Yeni Türkiye”yi; yani Batı’dan uzaklaşıp Doğu Akdeniz’e ve Çin sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkin olmak isteyen Türkiye’yi kabullenip kabullenemeyeceği konusu…

SUUDİ ARABİSTAN MBS İLE KENDİ “KEMALİZM” SÜRECİNİ YAŞIYOR

Vaktimiz sona yaklaşırken son bir sorum daha olacak çünkü geçenlerde ilginç bir tespitinize denk geldim. Suudi Arabistan’ın Vahhabilikten ve monarşiden uzaklaşarak bir çeşit Kemalizm sürecine doğru gittiğini söylemişsiniz. Bu bana oldukça ilginç geldi. Tam olarak ne demek istediğinizi sormak istiyorum. Veya şöyle sorayım; Muhammed bin Selman yeni Atatürk mü?

Ortada bir model, bir örnek var. Atatürk bölge için çok güçlü bir model. Ama bu durum, bu ülkelerin tamamen Türkiye’nin kültürel ve politik yapısını değiştirdiği şekilde aynı yönde gitmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte Muhammed bin Selman Suudi Arabistan’ın işleyiş şeklini; yani Suud hanedanlığı ile Vahhabilik arasındaki çok yakın bir iş birliğine dayalı işleyişi değiştirmeye çalışıyor. Başka bir deyişle dini bir monarşiyi, teokratik bir monarşik yapıyı, yani 1920’lerden 1930’lardan kalma geleneksel vizyonu. Suudi Arabistan’ı modernize etme fikri, iş dünyasının yanı sıra siyasi yönünü de ilgilendiriyor. Bu boyut dinin etkisini azaltarak din ile devlet ilişkisini ayırmaya, devletin meşruiyetini sağlama almaya çalışmaya dayalı.

Vahhabilikten farklı olarak yeni bir Suudi milliyetçiliği fikri; ekonomik modernleşme ve tam olarak olmasa bile daha seküler fikirler etrafında; Suudi kültürünü tedrici olarak değiştirmeye, Suudi Arabistan’a daha fazla Batılı fikirlerinin gelmesine olanak tanıyarak ve onlara daha fazla alan açarak, temelde dindar olmayan fakat Batı yönelimli yeni bir Suudi orta sınıf yaratarak bölgesel bir ihtişam yaratmaya çalışıyor gibi görünüyor.

Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’ın İslami ağırlıklı dış politikasından büyük ölçüde vazgeçiyor. Örneğin Pakistan’la bağlarını kopartıyor ve Çin ve Hindistan’a yöneliyor. Hatta İsrail’e bile çok yakınlaşıyor, bu durum MBS’nin Suudi Arabistan’ın İslam alemindeki kutsal rolünden sıyrılıp gerçekçi bir dış politika izlemesi gerektiğinin farkında olduğunu da gösteriyor. 

Özetle MBS, Suudi monarşisini 1920’lerdeki İran’da Rıza Şah yönetiminde gördüğümüz yöne doğru yöneltmeye çalışıyor. Rıza Şah da bizzat Türkiye’de uygulanan Kemalizm’e benzer bir sistemi kurmaya çalışıyordu. Tabii İran bir cumhuriyet olamadı ama İran monarşisi Kemalizmin daha yumuşak bir versiyonu haline geldi. Rıza Şah kadınların özgürleştirilmesinden din adamlarının bastırılmasına, yargının ve eğitimin laikleşmesine kadar birçok şey yaptı ve Türkiye’den sonra yeni bir model geliştirdi.

Şu anda Suudi Arabistan’ın da o noktada olduğunu söylemiyorum ancak Muhammed bin Selman’ın ne yapmak istediğini anlamaya çalışırsak durum bu. Bugüne kadarki davranışlarına bakarsak retoriği, Kaşıkçı’nın öldürülmesi ya da iş dünyasına vaatleri, Suudi devletinin yönünün büyük ölçüde değiştiğini gösteriyor, Suudi monarşisi geçmişinden uzaklaşıyor ve 1920’lerde İran ve Türkiye’de yaşanan; yüzünü Batı’ya dönen bir istikamete doğru gidiyor. Toplum hayatında dinin rolünün büyük ölçüde azaldığı, kültürel anlamda ve devlet yapısında modernleşme ve sekülerleşmeye doğru gidiyor.

Bu yönelimin başarılı olup olmadığı zamanla görülecek ancak sonuç olarak Pehlevi monarşisinin gittiği yoldan ilerlediğini düşünüyorum. Onun kırılma noktasına ulaşması on yıllarını almıştı ama Muhammed bin Selman 20 yılda başarılı olursa, çok daha laik ve çok daha az İslami bir monarşi olacak. 

Bunu söyleyerek MBS’nin daha uzun bir süre iktidarda kalmasını beklediğinizi söyleyebilir miyiz? Özellikle Biden dönemi, en son Kaşıkçı raporu MBS’yi zor günler beklediğinin sinyalini verdi zira… Siz ne dersiniz, MBS daha uzun yıllar kalıcı mı?

Şeytan ayrıntıda gizlidir, neler olabileceğini bilemiyoruz ancak şu anda baktığınızda devleti kontrol ettiğini görüyorsunuz. Demek istediğim fiili olarak tahtın Veliaht Prensi, Suudi Arabistan’ın de-facto hükümdarı ve Arap dünyasında hükümdarların kolay kolay tahttan ayrılmadığını, tahtlarını korumak için neler yapabileceklerini biliyorsunuz. ABD’deki pek çok yönetimden daha uzun süre hüküm sürebiliyorlar. Şu anda kendilerini şekillendirmek ve rotayı değiştirmek için bolca zamanları mevcut. Bence MBS’nin akıbeti ve kaderi Washington’ın daha sert olup olmamasıyla alakalı olmayacak, daha ziyade Krallıktaki modernleşme sürecinin politik etkileri ile belirlenecek…

MBS ülkede çok büyük şeyler yapmaya çalışıyor. Az önce de söylediğim gibi; ülkeyi laik, seküler bir yöne çevirmek, ekonomisini değiştirmek, yeni bir orta sınıf yaratmak, Vahhabiliğin etkisini kırmak gibi önemli değişimler… İşte bu politikaların sonuçları, başarılı olup olmayacağı, bence Muhammed bin Selman’ın kaderini belirleyecek. Ve bence bunlar Washington için çok daha az önemli, sohbetimizin başında da dediğim gibi Amerika, artık Ortadoğu’da daha az baş ağrısı istiyor.

Suudi Arabistan’ı da sanırım öyle bir noktaya doğru da itiyor. Muhammed bin Selman’ın iktidardan gitmesi Suudi Arabistan’ı bir bilinmeze doğru sürükleyebilir. Şu anda MBS’nin Suudi Arabistan’da düzeni sağlayacak bir halefi var mı? IŞİD devleti mi? Suudi Arabistan’da Vahhabiler iktidara gelirse Krallık’ta neler olabileceğini az çok tahmin edersiniz; çok sert baskılar… ABD, Suudi Arabistan’ın büyük bir krizin üstesinden gelmek için yüz binlerce asker göndermek zorunda kalacağı bir yere doğru gitmesini istemez.

ABD kişisel olarak birine odaklanmaktan ziyade olaya daha geniş bir perspektiften bakmak durumunda, yani bölgede devam eden tüm bu çatışmaların ortasında Suudi Arabistan’ın istikrarına , İran krizinin, Suriye, Yemen ve benzeri sorunların yönetimine… 

 

Feyza Gümüşlüoğlu