Avrupa’nın gündeminde neler var? 02 Şubat 2026
EKOTÜRK Avrupa Temsilcisi Gökhan Kurtaran Avrupa gündemini sizler için derledi.
İNGİLTERE
Starmer’in Çin ziyareti milyarlarca sterlinlik anlaşmalarla sonuçlandı
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, sekiz yıl aradan sonra bir ilk olan Çin ziyaretini milyarlarca sterlinlik ihracat ve yatırım anlaşmalarıyla tamamladı. Başbakanlık ve İş ve Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ziyaret kapsamında 2,2 milyar sterlinlik ihracat anlaşması, yaklaşık 2,3 milyar sterlinlik pazar erişimi kazanımı ve yüz milyonlarca sterlin tutarında yeni yatırım güvence altına alındı.
Hükümet, bu kazanımların Çin’le yürütülen “temkinli ama pragmatik” ilişki yaklaşımının bir sonucu olduğunu vurgularken, anlaşmaların büyümeyi destekleyeceği, istihdam yaratacağı ve hane gelirlerine katkı sağlayacağı ifade edildi.
Ziyaretin en dikkat çekici başlıklarından biri, İskoç viski sektörü için sağlanan gümrük indirimi oldu. Çin, viskide uyguladığı yüzde 10’luk gümrük vergisini yüzde 5’e düşürmeyi kabul etti. Hükümet hesaplamalarına göre bu adımın, önümüzdeki beş yılda İngiltere ekonomisine yaklaşık 250 milyon sterlin katkı sağlaması bekleniyor. Çin hâlihazırda İskoç viskisinin değer bazında en büyük 10’uncu pazarı konumunda bulunuyor.
Yatırım cephesinde de öne çıkan projeler açıklandı. Çinli eğlence markası POP MART, Londra’yı bölgesel merkez olarak konumlandıracağını ve Avrupa genelinde 27 yeni mağaza açacağını duyurdu. Bunun İngiltere’de 150’den fazla istihdam yaratması öngörülüyor. Çinli otomotiv üreticisi Chery ise Avrupa merkezini Liverpool’da açacağını ve yerel yeşil tedarik zincirine yatırım yapacağını açıkladı.
Enerji alanında, dünyanın önde gelen enerji depolama üreticilerinden HiTHIUM, 200 milyon sterlinlik yatırım ve 300 nitelikli istihdam taahhüdünde bulundu. Projenin, İngiltere’nin enerji depolama kapasitesini güçlendirmesi ve elektrik şebekesinin güvenilirliğini artırması hedefleniyor.
Ziyaret sırasında yaşam bilimleri, spor, lojistik ve ileri imalat gibi alanlarda da çok sayıda anlaşma duyuruldu. Glasgow Prestwick Havalimanı, Çin’e açılan üç yeni kargo hattı sayesinde 76 milyon sterlinlik yeni iş hacmi ve 250 yeni istihdam beklerken; World Snooker Tour, Çin’in iki kentinde düzenlenecek yeni organizasyonlarla beş yılda 15 milyon sterlinlik bir anlaşma sağladı. Galler merkezli Cultech, Çin Resources ile yaptığı ortaklıkla 90 milyon sterlinlik ihracat ve 55 yeni istihdam öngörüyor.
İngiltere, Çin’in üçüncü büyük ticaret ortağı konumunda bulunurken, Çin’e yapılan ihracatın yaklaşık 370 bin İngiliz istihdamını desteklediği belirtiliyor. Başbakan Starmer, ziyaretin ardından yaptığı açıklamada, “Çin’le istikrarlı ve uzun vadeli bir ilişki kurarak, hem büyümeyi hem de ulusal güvenliği birlikte koruyoruz” ifadelerini kullandı.
Kaynak: Birleşik Krallık Başbakanlık Ofisi (10 Downing Street), İş ve Ticaret Bakanlığı – GOV.UK (30 Ocak 2026)
Kuzey İrlanda’nın İrlanda ile birleşmesi için 2030’a kadar referandum yapılmalı
Kuzey İrlanda Birinci Bakanı Michelle O’Neill, Kuzey İrlanda’nın birleşik bir İrlanda’nın parçası olup olmayacağına karar vermek üzere 2030 yılına kadar bir referandum düzenlenmesi gerektiğini söyledi. O’Neill, Sky News’te yayımlanan Sunday Morning With Trevor Phillips programında yaptığı açıklamada, “Şimdi planlama ve hazırlık zamanı” diyerek sürecin geciktirilmemesi çağrısında bulundu.
Görev süresi içinde bir “sınır referandumu” (border poll) yapılmasını mümkün görüp görmediği sorulan O’Neill, “Evet, kesinlikle mümkün” yanıtını verdi. Sinn Fein’in bu yöndeki tutumunun net olduğunu belirten O’Neill, 2030’un “çok uzak bir tarih olmadığını” vurguladı.
Birinci Bakan, Brexit’e de sert eleştiriler yöneltti. Brexit’i “büyük bir ekonomik öz zarar” olarak tanımlayan O’Neill, bu kararın Kuzey İrlanda halkının iradesine rağmen alındığını savundu. “Brexit’te yaşananların burada tekrar edilmesini istemiyorum” diyen O’Neill, halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması gerektiğini söyledi ve tüm siyasi liderlere birlikte hareket etme çağrısı yaptı.
O’Neill’in açıklamaları, Dublin yönetiminin daha temkinli yaklaşımıyla zamanlama açısından çelişiyor. İrlanda Başbakanı Micheál Martin, daha önce yaptığı açıklamalarda 2030’dan önce bir referandum beklemediğini ifade etmişti.
Öte yandan Kuzey İrlanda Başbakan Yardımcısı Emma Little-Pengelly, referandum çağrısına itiraz etti. Little-Pengelly, milliyetçi ve cumhuriyetçi partilerin 1998’de yetki devrinin gerçekleştiği tarihten bu yana oy oranlarını artırmadığını savundu. Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde bir ivme olduğu iddiasını reddeden Little-Pengelly, böyle bir toplumsal çoğunluğun Kuzey İrlanda’da mevcut olmadığını söyledi.
Siyasi gözlemcilere göre O’Neill’in çıkışı, Kuzey İrlanda’nın anayasal geleceğine ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirecek, ancak referandumun ne zaman ve hangi koşullarda yapılacağı konusu hem Belfast’ta hem de Dublin’de önümüzdeki dönemin en tartışmalı başlıklarından biri olmaya devam edecek.
İngiltere ve AB savunma iş birliğini yeniden masaya koyuyor: SAFE fonu görüşmeleri canlanabilir
Birleşik Krallık ile Avrupa Birliği, savunma alanında daha yakın iş birliği için müzakereleri yeniden başlatma ihtimalini değerlendiriyor. Başbakan Keir Starmer, İngiltere’nin Brüksel ile ilişkilerinde “daha ileri gitmek istediğini” vurgularken, Londra ve AB başkentleri arasında son aylarda askıya alınan savunma görüşmelerinin yeniden canlandırılması gündeme geldi.
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič’in önümüzdeki hafta Londra’ya gelerek İngiliz yetkililerle görüşmesi bekleniyor. Resmî gündemde ticaret, enerji ve balıkçılık yer alsa da diplomatik kaynaklar, Londra’nın savunma iş birliğini en kısa sürede masaya taşımak istediğini belirtiyor.
İngiltere’nin AB’nin 150 milyar euroluk Savunma için Avrupa Güvenlik Eylemi (SAFE) fonuna katılımına yönelik müzakereler, Kasım 2025’te mali katkı konusunda yaşanan anlaşmazlık nedeniyle çökmüştü. Taraflar o dönemde siyasi irade beyanında bulunmuş olsa da, katılım bedeli üzerindeki derin görüş ayrılığı süreci tıkamıştı.
Fransa–Almanya ayrışması
Diplomatik kaynaklara göre, görüşmelerin çökmesinde AB içindeki görüş ayrılıkları da etkili oldu. Fransa’nın, İngiltere’nin SAFE fonuna katılımını, AB liderlerinin Aralık ayında onayladığı ve dondurulmuş Rus varlıkları teminat gösterilerek Ukrayna’ya sağlanacak 90 milyar euroluk kredi programına Londra’nın da dahil olması şartına bağlamak istediği belirtiliyor. Almanya ise bu tür ön koşullara karşı çıkıyor ve İngiltere’nin SAFE’e “mümkün olan en kısa sürede” dahil edilmesini savunuyor.
Brüksel’deki bazı yetkililer, Kasım ayında anlaşmaya varılamamasını, İngiltere ve AB’nin daha önce savunmada “geliştirilmiş iş birliği” sözü vermiş olması nedeniyle bir utanç kaynağı olarak nitelendiriyor. Buna rağmen, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri ve Grönland çıkışlarının ardından, yeni bir SAFE turunda anlaşma sağlanmasına yönelik isteğin arttığı ifade ediliyor.
Rakamlar masadaki krizi gösteriyor
Görüşmelere yakın kaynaklara göre, AB tarafı İngiltere’den yaklaşık 2 milyar euro katkı talep etmişti. Londra ise bunun “yüz milyonlarca euro” seviyesinde olması gerektiğini savunarak teklifi reddetmişti. Bu “büyük boşluk”, müzakerelerin çökmesinin temel nedeni olarak görülüyor.
SAFE fonu, Avrupa Komisyonu’nun finans piyasalarından borçlanarak sağladığı kaynağı, 45 yıla varan vadelerle üye ülkelere düşük maliyetli kredi olarak sunmasını öngörüyor. Ülkeler bu fonla mühimmat, insansız hava araçları, füze sistemleri gibi savunma ekipmanları satın alabiliyor. Fon, AB içinden olduğu kadar AB dışındaki ülkelerden – İngiltere ve Kanada dahil – tedarike de imkân tanıyor.
Londra ‘daha ileri gitmek’ istiyor
Starmer, Pekin’de yaptığı açıklamalarda savunmayı doğrudan gündeme getirmese de, AB ile ilişkilerde ticaretin ötesine geçilmesi gerektiğini söyledi. Kimyasallar, otomotiv ve gençlik hareketliliği gibi alanların da potansiyel yeni anlaşma başlıkları arasında olduğunu belirten Starmer, “Her zirvede ilişkiyi biraz daha ileri taşımayı hedeflemeliyiz” dedi.
İşçi Partisi içinde de AB ile daha yakın ilişkiler yönünde baskı artıyor. Labour Movement for Europe Başkanı Stella Creasy, savunmanın yanı sıra ulusal ve ekonomik güvenliğin de masada olması gerektiğini savundu.
Savunma sanayii için kritik eşik
İngiltere, SAFE fonuna üye olmasa bile, üçüncü ülke statüsüyle programa dahil olması halinde İngiliz savunma şirketlerinin AB ihalelerine daha geniş erişim sağlaması mümkün olacak. Bu da İngiliz savunma sanayii açısından milyarlarca euroluk yeni sipariş potansiyeli anlamına geliyor.
Uzmanlara göre, tarafların yeni bir SAFE turunda orta yol bulması, Brexit sonrası dönemde AB–İngiltere ilişkilerinde en somut ve stratejik yakınlaşmalardan biri olabilir. Ancak bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, mali katkı rakamlarında uzlaşı sağlanıp sağlanamayacağına bağlı olacak.
AB: Brexit sonrası enerji anlaşması için İngiltere’den mali katkı şart
Avrupa Birliği (AB), Brexit sonrası enerji piyasalarının yeniden entegre edilmesine yönelik herhangi bir anlaşmanın, İngiltere’nin AB’nin daha yoksul bölgelerine mali katkı yapmasını içermesi gerektiğini açıkladı. Reuters’ın ulaştığı AB belgeleri ve diplomatlara göre Brüksel, bu katkıyı AB içindeki ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri azaltmaya yönelik “uyum (cohesion)” fonları kapsamında talep edecek.
Birleşik Krallık, Brexit’le birlikte AB’nin iç enerji piyasasından ayrılmıştı. Taraflar, ilişkileri “yeniden başlatma” (reset) çabaları çerçevesinde İngiltere’nin AB elektrik piyasasına yeniden katılımını görüşmek üzere geçen yıl müzakere başlatma konusunda uzlaştı. Ancak mali katkı konusundaki anlaşmazlık, önümüzdeki aylarda başlaması beklenen enerji görüşmelerini zorlaştırabilir.
Sektör temsilcilerine göre yeniden entegrasyon, Brexit’in enerji ticaretine eklediği yıllık yüz milyonlarca euroluk maliyetleri ortadan kaldırabilir. Buna karşın AB ülkeleri, İngiltere’nin iç enerji piyasasına erişim karşılığında kalıcı ve hukuken bağlayıcı bir mali katkı mekanizması talep ediyor.
Norveç modeli masada
AB diplomatları, talep edilen çerçevenin Norveç modeline benzer olacağını belirtiyor. AB üyesi olmayan Norveç, iç enerji piyasasına erişim karşılığında yılda yaklaşık 391 milyon euro hibe ile AB uyum fonlarına katkı sağlıyor. İngiltere için benzer bir düzenleme, Brexit kampanyası sırasında “AB bütçesine katkıların sona ereceği” vaadi nedeniyle siyasi açıdan hassas görülüyor.
AB’nin müzakere pozisyonunu ortaya koyan belgede, Brüksel’in “Birleşik Krallık’ın Birlik bölgeleri arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin azaltılmasına yönelik uygun bir mali katkı için kalıcı ve hukuken bağlayıcı bir mekanizma kurulmasını” istediği ifade ediliyor.
Maliyetler tüketiciye yansıyor
Brexit sonrası düzenleme, İngiltere ile Avrupa Birliği ülkeleri (başta Fransa ve Danimarka) arasındaki elektrik enterkonnektörlerinde ticaretin manuel yapılmasına yol açtı. Daha önce kapasiteyi maksimize eden algoritmik eşleştirme yerine manuel işlemler, verimliliği düşürdü.
İngiltere’nin iletim operatörü National Grid, bu kopuşun UK–AB elektrik ticaretine yaklaşık 1 milyar sterlin ek maliyet getirdiğini; bu rakamın 2030’a kadar yılda 350 milyon sterline çıkabileceğini parlamentoya bildirdi. Nihayetinde bu maliyetler tüketicilerin enerji faturalarına yansıyor.
Londra temkinli, Brüksel kararlı
İngiliz hükümeti enerji görüşmelerine ilişkin yorum yapmaktan kaçınırken, bir hükümet sözcüsü daha yakın elektrik iş birliğinin işletmeler ve tüketiciler için maliyetleri düşüreceğini, enerji güvenliğini güçlendireceğini ve Kuzey Denizi’ne yatırımı teşvik edeceğini söyledi. Başbakan Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, 2024’te iktidara gelmeden önce AB ile ilişkileri yumuşatma ve ticari engelleri azaltma sözü vermişti. Ancak kamuoyu yoklamalarında öne çıkan Reform UK, AB ile yakın enerji bağlarını egemenlik riski olarak görüyor.
AB ülkeleri, İngiltere’nin olası mali katkısının büyüklüğü üzerinde henüz uzlaşmış değil. Diplomatlara göre Brüksel, müzakere yetki belgesini önümüzdeki aylarda netleştirmeyi hedefliyor.
İngiltere’de araç üretimi sert düştü: 2025, sektör için “bir neslin en zor yılı” oldu
İngiltere’de araç üretimi 2025 yılında keskin bir gerileme yaşadı. Otomotiv üretimi, siber saldırılar, yeni ticaret tarifeleri ve tesislerdeki yeniden yapılanmaların etkisiyle son yılların en zayıf performansını sergiledi. İngiliz otomotiv sektörü, bu dönemi “bir neslin karşılaştığı en zorlu yıl” olarak tanımlıyor.
İngiltere Motorlu Araç Üreticileri ve Tüccarları Birliği (SMMT) verilerine göre toplam araç üretimi geçen yıl yüzde 15,5 düşerek 764 bin 715 adet seviyesine geriledi. Otomobil üretimi yüzde 8 azalışla 717 bin 371 adede inerken, ticari araç üretimindeki kayıp çok daha sert oldu. Ticari araç üretimi yüzde 62,3 düşüşle 47 bin 344 adede geriledi.
Üretimdeki bu sert düşüşte en önemli etkenlerden biri, Jaguar Land Rover’ın 2025 Eylül ayında maruz kaldığı siber saldırı oldu. Tata Motors bünyesindeki lüks otomobil üreticisi, saldırı sonrası İngiltere’deki üretimini yaklaşık altı hafta boyunca durdurmak zorunda kaldı. Şirketin bu süreçte yüz milyonlarca sterlinlik kayba uğradığı belirtilirken, üretim ancak ekim ayında yeniden başlayabildi.
SMMT İcra Kurulu Başkanı Mike Hawes, 2025 yılının sektör açısından son derece yıpratıcı geçtiğini belirterek, toparlanmanın enerji maliyetlerinin düşürülmesine, yeni ticaret engellerinden kaçınılmasına ve güçlü, sürdürülebilir bir iç pazarın oluşturulmasına bağlı olduğunu vurguladı.
Yılın son aylarında ise sınırlı da olsa toparlanma işaretleri görüldü. Aralık ayında otomobil üretimi yüzde 17,7 artarak son dört aydır devam eden düşüş trendini sona erdirdi. Elektrikli dönüşüm tarafında da ilerleme kaydedildi. Bataryalı elektrikli, plug-in hibrit ve hibrit araç üretimi 2025’te yüzde 8,3 artarak 298 bin 813 adede ulaştı. Bu araçlar, toplam üretimin yüzde 41,7’sini oluşturarak rekor bir paya ulaştı.
SMMT, 2026 yılında yeni nesil elektrikli araç üretiminin devreye girmesi ve İngiltere genelinde planlanan yedi yeni elektrikli modelin piyasaya sunulmasıyla otomobil üretiminin yüzde 10’dan fazla artarak yaklaşık 790 bin adede çıkmasını bekliyor. Yeni modellerin planlandığı şekilde hayata geçmesi halinde, hafif araç üretiminin 2027 yılında 1 milyon adedin üzerine çıkabileceği öngörülüyor.
AVRUPA BİRLİĞİ
Euro Bölgesi 2025’i güçlü kapattı: Zayıf ihracata ve ABD ile ticaret gerilimine rağmen dirençli büyüme
Euro Bölgesi ekonomisi, 2025 yılının son çeyreğinde beklentilerin üzerinde bir performans sergileyerek zayıf ihracat ve ABD kaynaklı ticaret belirsizliklerine rağmen yılı sağlam bir büyüme ivmesiyle kapattı. Eurostat verilerine göre bölge ekonomisi dördüncü çeyrekte yüzde 0,3 büyüdü. Bu oran, Reuters anketinde öngörülen yüzde 0,2 beklentisini aştı. Yıllık bazda büyüme ise yüzde 1,3 ile tahminlerin hafif üzerinde gerçekleşti.
Veriler, 350 milyon nüfuslu Euro Bölgesi’nin, ABD ile yaşanan ticaret gerilimi, Çin’den artan rekabet ve doğu sınırındaki jeopolitik risklere rağmen beklenenden daha dirençli olduğunu ortaya koydu. Son yıllarda büyümenin lokomotifi olan sanayi ve ihracat kalemleri zorlanmaya devam etse de, tüketim ve yatırımlardaki toparlanma bu zayıflığı telafi etti.
İspanya büyümenin lokomotifi olmayı sürdürüyor
Euro Bölgesi’nde büyümenin ana itici gücü yine İspanya oldu. İspanyol ekonomisi dördüncü çeyrekte yüzde 0,8 büyüyerek beklentileri aştı ve bölge genelindeki genişlemeye en güçlü katkıyı sağladı.
Bölgenin en büyük ekonomisi olan Almanya ise uzun süredir devam eden durgunluğun ardından yüzde 0,3’lük çeyreklik büyüme kaydetti. Bu oran beklentilerin bir miktar üzerinde gerçekleşti. ING ekonomisti Carsten Brzeski’ye göre bu performans, “son üç yılın en iyi çeyreklik büyümesi” olarak öne çıkıyor ve sanayi tarafında yumuşak bir toparlanmanın işareti olarak değerlendiriliyor.
İtalya da yüzde 0,3 ile tahminleri aşarken, siyasi belirsizliklerin etkisindeki Fransa ekonomisi beklentilere paralel olarak yüzde 0,2 büyüdü. İrlanda ise çok uluslu şirketlerin yoğunluğu nedeniyle istatistiksel olarak bölge büyümesini aşağı çeken tek ülke oldu; ancak bu durumun reel ekonomide sert bir daralmaya işaret etmediği vurgulandı.
2026’ya güçlü başlangıç sinyali
Öncü göstergeler, Euro Bölgesi’nin 2026 yılına da görece güçlü bir zeminde girdiğine işaret ediyor. Son açıklanan güven endeksleri, özellikle Almanya ve Fransa öncülüğünde beklenmedik bir iyileşme gösterdi. Sanayi üretiminde istikrar sinyalleri artarken, hanehalkları tarihi olarak yüksek tasarruf oranlarını azaltmaya başladı.
İşsizlik oranı rekor düşük seviyelere yakın seyrini korurken, enflasyon Avrupa Merkez Bankası’nın hedefi olan yüzde 2 civarında dengelenmiş durumda. Bu tablo, para politikasına ilişkin belirsizlikleri de sınırlıyor.
Almanya’nın harcama atağı destek sağlayacak
Ekonomik görünümü destekleyen bir diğer unsur ise Almanya’nın altyapı ve savunma harcamalarında başlattığı genişleme. Harcamaların etkisinin yılın ikinci çeyreğinden itibaren daha net hissedilmesi bekleniyor. Bu sürecin, Almanya’daki üç yıllık durgunluğu sona erdirmesi ve tedarik zincirleri üzerinden tüm Euro Bölgesi’ne pozitif yansıması öngörülüyor.
Buna karşın ihracat cephesinde görünüm daha zayıf. ABD tarifeleri, Çin’den artan rekabet ve doların son bir yıldaki değer kaybı, ticaret dengelerinde kalıcı bir değişime işaret ediyor. Bu nedenle ekonomistler, önümüzdeki dönemde büyümenin ana yükünü iç talep ve AB içi ticaretin taşımaya devam edeceğini belirtiyor.
Genel beklentiler, Euro Bölgesi ekonomisinin önümüzdeki yıllarda yüzde 1,2–1,5 aralığında, yani potansiyel büyüme hızına yakın seyredeceği yönünde. Bu tablo, ECB açısından “fiyat istikrarı, nötr faiz ve potansiyel büyüme” üçlüsünün aynı anda sağlandığı nadir dönemlerden biri olarak görülüyor. Piyasalar da bu nedenle, yeni bir şok yaşanmadığı sürece 2026 boyunca faizlerin sabit kalmasını bekliyor.
İspanya, yüz binlerce göçmene yasal statü verilmesini onayladı
İspanya hükümeti, ülkede yasal oturum hakkı bulunmayan yaklaşık 500 bin göçmenin statüsünü düzenlemeyi öngören planı onayladı. Sol eğilimli koalisyon hükümetinin aldığı karar, Avrupa genelinde göç politikalarının sertleştiği bir dönemde Madrid’in daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsediğini ortaya koydu.
Göç Bakanı Elma Saiz, düzenlemeden yararlanacak kişilerin İspanya’nın tüm bölgelerinde ve tüm sektörlerde çalışma hakkına sahip olacağını açıkladı. Saiz, kamu yayıncısı RTVE’ye yaptığı açıklamada, “Rakamlar kesin değil ancak yaklaşık yarım milyon kişiden söz ediyoruz” dedi ve göçmenlerin ekonomiye ve toplumsal yaşama sağladığı katkılara dikkat çekti.
Yeni düzenleme, en az beş aydır İspanya’da yaşayan ve 31 Aralık 2025’ten önce uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş göçmenleri kapsıyor. Başvurularda temiz sabıka kaydı şartı aranırken, uygulamanın İspanya’da yaşayan çocukları da içine aldığı belirtildi. Başvuruların nisan ayında başlayıp haziran ayı sonuna kadar devam etmesi öngörülüyor.
Plan, parlamentoda çoğunluğu bulunmayan Sosyalist liderliğindeki koalisyon hükümeti tarafından kararname yoluyla hayata geçirilecek. Bu yöntem sayesinde düzenlemenin Meclis’ten onay almasına gerek kalmayacak.
Muhalefetten sert tepki
Muhalefet partileri karara sert tepki gösterdi. Ana muhalefetteki Halk Partisi’nin lideri Alberto Núñez Feijóo, düzenlemenin kamu hizmetleri üzerinde ciddi baskı yaratacağını savundu. Feijóo, “Sosyalist İspanya’da yasadışılık ödüllendiriliyor” diyerek, iktidara gelmeleri halinde göç politikasını kökten değiştireceklerini söyledi.
Hükümet: Göç ekonomik bir zorunluluk
Hükümet cephesi ise göçü ekonomik bir zorunluluk olarak tanımlıyor. Başbakan Pedro Sánchez, son altı yıldaki ekonomik büyümenin yüzde 80’inin göçmen emeğinden kaynaklandığını vurguladı. Resmî verilere göre, geçen yılın son çeyreğinde istihdamdaki 76 bin 200 kişilik artışın 52 bin 500’ü yabancı çalışanlardan geldi. Bu katkının, işsizlik oranının 2008’den bu yana en düşük seviyelere gerilemesinde önemli rol oynadığı belirtiliyor.
Uzmanlara göre karar, İspanya’nın işgücü açığını kapatma ve büyümeyi sürdürme hedefleri açısından kritik bir adım olarak değerlendirilirken, ülke içinde göç politikaları etrafındaki siyasi tartışmaları da daha da derinleştirecek.
Küresel liderler Pekin’de buluşuyor: ABD kaynaklı belirsizlikler Çin’i yeniden cazip kılıyor
ABD ile ticaret ve diplomasi alanında artan belirsizlikler, birçok ülkeyi Çin’le ilişkilerini yeniden dengelemeye yöneltti. Ocak ayı içinde en az beş ülkenin lideri, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmek üzere Pekin’i ziyaret etti. Bu temaslar, Washington’la ilişkilerde yaşanan gerilimlerin gölgesinde, ülkelerin ekonomik riskleri dağıtma arayışının bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Ocak ayında Pekin’i ziyaret eden liderler arasında İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Kanada Başbakanı Mark Carney de yer aldı. Bu ziyaretler, her iki ülke açısından en az sekiz yıl aradan sonra Çin’e yapılan ilk üst düzey temaslar oldu. İrlanda Başbakanı’nın 5 Ocak’taki ziyareti ise 14 yıl aradan sonra bir ilk olarak kayda geçti. Uruguay Devlet Başkanı Yamandú Orsi’nin de önümüzdeki günlerde Pekin’e gitmesi bekleniyor.
Uzmanlara göre bu ziyaretler, Çin’e stratejik bir yönelişten ziyade, ABD politikasındaki öngörülemezliğe karşı temkinli bir dengeleme hamlesi niteliği taşıyor. Economist Intelligence Unit Başekonomisti Yue Su, bu süreci “Çin’e dönüş değil, kontrollü ve seçici bir yeniden ayarlama” olarak tanımlıyor. Su’ya göre Pekin’le iletişim kanallarını açık tutmak, birçok ülke için artık kopuştan daha rasyonel bir seçenek haline gelmiş durumda.
Ticaret ve yatırım diplomasisi öne çıkıyor
Devlet ziyaretlerine geniş iş dünyası heyetleri de eşlik ediyor. İngiltere Başbakanı Starmer’in ziyareti sırasında yaklaşık 60 İngiliz şirketi ve kültür kuruluşu Pekin’de temaslarda bulundu. Bu kapsamda İngiliz ilaç devi AstraZeneca, 2030’a kadar Çin’e 15 milyar dolarlık yatırım yapma planını duyurdu.
Kanada cephesinde ise Carney’nin ziyareti sırasında Ottawa, Çin menşeli elektrikli araçlara uygulanan sınırlı sayıdaki gümrük vergisini yüzde 100’den yüzde 6,1’e düşürmeyi kabul etti. Buna karşılık Pekin’in de Kanada’dan ithal edilen kanola tohumlarına yönelik tarifeleri indirmesi kararlaştırıldı.
Analistlere göre Çin’in dünyanın ikinci büyük tüketici pazarı olması, küresel şirketler açısından cazibesini koruyor. Pekin yönetimi ise karşılığında, Çinli şirketler için yurtdışında daha adil yatırım ve faaliyet ortamları talep ediyor. Özellikle elektrikli araç üreticileri başta olmak üzere birçok Çinli şirket, iç talepteki yavaşlamaya karşı küresel genişlemeyi hızlandırmış durumda.
ABD-Çin rekabeti belirleyici olmaya devam ediyor
Tüm bu temaslara rağmen, ABD-Çin gerilimi küresel dengelerin merkezinde kalmayı sürdürüyor. Ocak ayında liderleri Pekin’i ziyaret eden İrlanda, Güney Kore, Kanada ve Finlandiya’nın toplam ekonomik büyüklüğü yaklaşık 8,7 trilyon dolar seviyesinde bulunurken, Çin’in gayrisafi yurt içi hasılası 18,7 trilyon dolar, ABD’nin ise 28,7 trilyon dolar düzeyinde yer alıyor.
ABD Başkanı Donald Trump, son dönemde Çin’le yakınlaşan ülkelere açık uyarılarda bulundu. Trump, Kanada’nın Çin’le anlaşma yapması halinde yüzde 100 gümrük vergisi tehdidinde bulunurken, İngiltere’nin Çin’le ticari ilişkilerini “çok tehlikeli” olarak nitelendirdi. Benzer şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Aralık ayındaki Çin ziyaretinin hemen ardından tarifeleri gündeme getirdi.
Uzmanlara göre Pekin’e yapılan bu ziyaretler, ülkelerin ABD ile güvenlik ilişkilerini koparmadan, Çin’le ekonomik bağlarını güçlendirmeyi hedefleyen çok yönlü bir denge politikası izlediğini gösteriyor. China Macro Group analisti Jack Lee, bu temasların “stratejik opsiyonları açık tutma” amacı taşıdığını vurgularken, özellikle Avrupa Birliği ile Çin arasında karşılıklı güvenin hâlâ sınırlı olduğuna dikkat çekiyor.
Ocak 2026’da Pekin’i ziyaret eden liderler
Ocak ayı içinde Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüşmek üzere Pekin’e giden liderler şunlar oldu:
- Keir Starmer – Birleşik Krallık Başbakanı
- Mark Carney – Kanada Başbakanı
- Leo Varadkar – İrlanda Başbakanı (5 Ocak; 14 yıl aradan sonra ilk ziyaret)
- Yoon Suk Yeol – Güney Kore Devlet Başkanı
- Alexander Stubb – Finlandiya Cumhurbaşkanı
Ayrıca, Yamandú Orsi’nin önümüzdeki günlerde Pekin’i ziyaret etmesi bekleniyor. Bu ziyaret gerçekleşirse, Ocak ayı içinde Çin’i ziyaret eden lider sayısı altıya çıkmış olacak.
AB İran’daki kanlı baskıyı kınadı, yaptırımları sertleştirdi: Peki Tahran’la en çok ticaret yapan ülke hangisi?
Avrupa Birliği (AB), İran’da protestolara yönelik kanlı baskı ve Tahran’ın Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline verdiği destek nedeniyle bu hafta yeni yaptırımları onayladı. Ancak yaptırımlara rağmen, AB–İran ticareti tamamen kesilmiş değil. Resmî veriler, ticaret hacminin tarihsel olarak çok düşük seviyelere gerilese de sınırlı ölçüde devam ettiğini gösteriyor.
AB, İran’a yönelik yaptırımları ilk kez 2000’li yılların sonlarında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına paralel olarak uygulamaya koydu. 2006’da İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya alması talep edilmiş, 2011’de ise insan hakları ihlalleri gerekçesiyle önlemler ciddi biçimde sertleştirilmişti. Yaptırımlar her yıl yenileniyor ve son olarak Nisan 2026’ya kadar uzatıldı.
Ticaret sert düştü ama tamamen bitmedi
Eurostat verilerine göre, AB ile İran arasındaki mal ticareti 2024’te 4,6 milyar euro olarak kaydedildi. Bu rakamın 850 milyon eurosu ithalat, 3,7 milyar eurosu ihracat oldu. Böylece AB, İran ile ticarette yaklaşık 2,9 milyar euroluk fazla verdi.
Hizmet ticareti de sınırlı ölçüde sürdü. Avrupa Komisyonu verilerine göre, 2023 yılında iki taraf arasındaki hizmet ticareti 1,68 milyar euroya ulaştı.
Buna karşın İran, AB için marjinal bir ticaret ortağı konumunda. 2024’te İran’ın, AB’nin AB dışına yaptığı toplam ihracat içindeki payı yalnızca yüzde 0,1 oldu. AB’nin İran’dan yaptığı ithalat ise toplam ithalat içinde istatistiksel olarak sıfıra yuvarlanacak kadar düşük seviyede kaldı.
2000’lerden bu yana sert gerileme
AB–İran ticareti, 2004’te 19,5 milyar euro, 2011’de ise 27 milyar euronun üzerine çıkarak zirveye ulaşmıştı. Ancak 2011’de yaptırımların sıkılaştırılmasının ardından ticaret hacmi hızla geriledi.
2015’te imzalanan ve JCPOA olarak bilinen nükleer anlaşmanın etkisiyle ticaret 2017’de 20,7 milyar euroya kadar toparlandı. Ancak ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve yaptırımların yeniden devreye girmesiyle 2019’da 5,1 milyar euroya düştü ve o tarihten bu yana bu seviyelere yakın seyrediyor. 2024 itibarıyla toplam hacim 4,56 milyar euro düzeyinde kaldı.
AB içinde İran’la en çok ticaret yapan ülke: Almanya
2024 verilerine göre, AB içinde İran’la en fazla ticaret yapan ülke Almanya oldu. Almanya, AB–İran toplam ticaretinin yüzde 32,6’sını tek başına gerçekleştirdi. Almanya’nın İran’dan ithalatı 212 milyon euro, İran’a ihracatı ise 1,27 milyar euro olarak kaydedildi.
Almanya’yı İtalya izledi. İtalya’nın payı yüzde 15,6 olurken, İran’dan ithalatı 185 milyon euro, ihracatı ise 528 milyon euro seviyesinde gerçekleşti. Üçüncü sırada yer alan Hollanda, toplam ticaretin yüzde 13,3’ünü oluşturdu. Hollanda, toplam hacimde üçüncü sırada yer almasına rağmen, İran’a en fazla ihracat yapan ikinci AB ülkesi konumunda bulunuyor.
Belçika, İspanya, Fransa ve Bulgaristan da İran’la 200 milyon euronun üzerinde ticaret hacmine sahip diğer AB ülkeleri arasında yer aldı.
Hangi ürünler ticaretin merkezinde?
İran, Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmadığı ve AB ile ikili bir ticaret anlaşması bulunmadığı için, ticaret AB’nin genel ithalat rejimi çerçevesinde yürütülüyor.
AB’nin İran’a ihracatında en büyük pay makine ve ulaşım ekipmanlarına ait. 2024’te bu kalemde ihracat 1,28 milyar euroya ulaşarak toplam ihracatın yüzde 34’ünü oluşturdu. Kimyasallar ve ilgili ürünler ise 1,13 milyar euro ile ikinci sırada yer aldı.
AB’nin İran’dan ithalatı ise ağırlıklı olarak gıda ve canlı hayvanlar kaleminde yoğunlaştı. Bu grup 305 milyon euro ile ithalatın yüzde 37’sini oluşturdu. Kimyasallar, işlenmiş mallar ve yakıt dışı hammaddeler diğer öne çıkan kalemler oldu.
Yaptırımlar sürerken tablo net
Veriler, AB’nin İran’a yönelik siyasi tutumunu sertleştirirken, ticari ilişkileri asgari seviyede de olsa tamamen koparmadığını gösteriyor. Ancak mevcut hacim, hem AB hem de İran ekonomileri açısından ekonomik olarak sınırlı ve stratejik olmaktan uzak bir ilişkiye işaret ediyor.
