Avrupa’nın gündeminde neler var? 29 Ocak 2026

EKOTÜRK Avrupa Temsilcisi Gökhan Kurtaran Avrupa gündemini sizler için derledi.

İNGİLTERE 

İngiltere Başbakanı Starmer Çin’de: Şirketlere “Fırsatları Değerlendirin” Mesajı

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, 2018’den bu yana bir İngiliz başbakanı tarafından Çin’e yapılan ilk resmi ziyareti başlattı. Starmer, ziyaret kapsamında İngiliz şirketlerini Çin pazarındaki ticari fırsatları değerlendirmeye çağırırken, ekonomik açılımın güvenlik risklerine karşı dikkatli bir yaklaşımla yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Ziyaret, İngiltere–Çin ilişkilerinde son yıllarda yaşanan gerginliğin ardından önemli bir diplomatik adım olarak değerlendiriliyor.

Starmer, kendisine eşlik eden 50’den fazla iş insanına hitap ederek, sekiz yıldır Çin’e bir İngiliz başbakanının gitmediğine dikkat çekti ve bu temasların “tarihi” nitelik taşıdığını söyledi. Starmer, “Burada yapılan her şey, ülke içinde insanlara nasıl fayda sağlayacağımıza odaklanıyor” ifadelerini kullanarak, ekonomik ilişkilerin güçlendirilmesini öncelik olarak tanımladı. Ziyaret kapsamında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmeler yapılması bekleniyor.

Ziyaretin, Hong Kong’daki siyasi baskılar, Çin’in Rusya’ya verdiği destek ve İngiliz güvenlik kurumlarının casusluk iddiaları nedeniyle gerilen ilişkilerde kısmi bir normalleşme sağlayabileceği belirtiliyor. Starmer ise Çin ile angajmanın kaçınılmaz olduğunu savunarak, “Çin söz konusu olduğunda başımızı kuma gömmek mantıklı değil; bu, İngiltere’nin çıkarına” değerlendirmesinde bulundu. Bununla birlikte Starmer, ekonomik ilişkiler geliştirilirken güvenlik risklerinin göz ardı edilmeyeceğini de açıkça ifade etti.

Ziyaretin zamanlaması, ABD Başkanı Donald Trump ile yaşanan gerilimlerin gölgesinde dikkat çekiyor. Trump’ın GrönlandKanada ve küresel ticarete yönelik sert açıklamaları, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerini Çin ile ilişkilerde daha dengeli ve temkinli bir diplomasi arayışına itmiş durumda. Starmer, İngiltere’nin ABD ile olan güçlü savunma, güvenlik ve istihbarat ilişkilerinin süreceğini vurgulayarak, Çin ile ekonomik bağların güçlendirilmesinin Washington ile ilişkileri zedelemek zorunda olmadığını savundu.

Starmer ayrıca İngiltere ile Çin arasında vizesiz seyahat imkanlarının genişletilmesi konusunda “ilerleme” sağlanabileceğini belirtti. Ancak Hong Konglu medya patronu Jimmy Lai’nin durumu veya Çin’in Rusya–Ukrayna savaşındaki rolü gibi hassas başlıkların görüşmelerde doğrudan gündeme gelip gelmeyeceği konusunda net bir açıklama yapmadı.

İngiltere’de Mağaza Fiyatları Son İki Yılın En Hızlı Artışını Kaydetti

İngiltere genelinde büyük perakendecilerdeki fiyatlar ocak ayında son iki yıla yakın dönemin en hızlı artışını gösterdi. British Retail Consortium (BRC) verilerine göre, mağaza fiyatları yıllık bazda yüzde 1,5 yükseldi. Bu oran, aralık ayındaki yüzde 0,7 seviyesinin oldukça üzerine çıkarken, Şubat 2024’ten bu yana kaydedilen en yüksek artış olarak dikkat çekti.

Fiyat artışlarının ana kaynağı gıda ürünleri oldu. Gıda fiyatları ocak ayında yıllık bazda yüzde 3,9 arttı. Bu artış, aralık ayındaki yüzde 3,3 seviyesinin üzerinde gerçekleşirken, Ekim ayından bu yana en güçlü yükseliş olarak kayda geçti. BRC İcra Kurulu Başkanı Helen Dickinson, enflasyonun zirveye ulaştığı yönündeki değerlendirmelere katılmadığını belirterek, yüksek enerji maliyetleri ile işverenlerin Ulusal Sigorta (National Insurance) primlerindeki artışın fiyatlar üzerinde baskı yaratmaya devam ettiğini söyledi. Dickinson, özellikle etbalık ve meyve fiyatlarında belirgin artışlar yaşandığını vurguladı.

Gıda dışı ürünlerde de yukarı yönlü eğilim sürdü. Mobilyasağlık ve kişisel bakım ürünlerinin etkisiyle gıda dışı fiyatlar yıllık bazda yüzde 0,3 arttı. Bu oran da Şubat 2024’ten bu yana görülen en yüksek artış olarak kaydedildi. Daha geniş bir ürün ve hizmet sepetini kapsayan resmi tüketici enflasyonu (CPI) verilerine göre ise enflasyon aralık ayında yüzde 3,4’e yükselerek bir önceki ayki yüzde 3,2 seviyesinin üzerine çıktı.

Buna karşın İngiltere Merkez Bankası (BoE) Başkanı Andrew Bailey, tüketici enflasyonunun nisan veya mayıs aylarında yüzde 2 seviyesine yaklaşmasını beklediğini ifade etti. Bailey, bu düşüşte 2026 yılına özgü bazı düzenlenmiş fiyatlar ve vergi kalemlerindeki tek seferlik değişimlerin etkili olacağını belirtti. Ancak perakende sektörü açısından bakıldığında, Nisan 2025’te yürürlüğe giren ve işverenlerin Ulusal Sigorta ödemelerini yaklaşık 25 milyar sterlin artıran düzenlemenin, özellikle düşük ücretli ve yarı zamanlı çalışanların yoğun olduğu perakende sektöründe maliyet baskılarını artırmaya devam ettiği ifade ediliyor.

İngiltere Ulusal Varlık Fonu Karbon Yakalama, Batarya ve Hidrojeni Önceliklendirdi

İngiltere Ulusal Varlık Fonu (National Wealth Fund), önümüzdeki beş yıl boyunca ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla odaklanacağı sektörleri açıkladı. Fona göre karbon yakalamaelektrik iletim şebekesibatarya üretimi ve hidrojen, öncelikli yatırım alanları arasında yer alıyor.

Fonun Üst Yöneticisi Oliver Holbourn, 2030/31 dönemine kadar her yıl 4 ila 5 milyar sterlin yatırım yapılmasının planlandığını söyledi. Bu yatırımların yaklaşık 200 bin kişilik istihdam yaratması veya mevcut istihdamı desteklemesi hedefleniyor. Holbourn, yatırımların daha hızlı ve daha seçici bir yaklaşımla yapılacağını belirtti.

İşçi Partisi hükümeti tarafından 2024 yılında kurulan fon, temiz enerji ve ulaşım gibi alanlarda projelere sermaye veya borç finansmanı sağlıyor. Fon, kamuya ait olmasına rağmen bağımsız şekilde yönetiliyor.

Öncelikli sektörler arasında ayrıca limanlarnükleer enerjienerji depolama ve yeşil çelik bulunuyor. Fon, gerektiğinde savunmaileri malzemeler ve kritik mineraller alanlarında da yatırım yapabilecek. Amaç, İngiltere’nin tedarik zincirlerini güçlendirmek ve dışa bağımlılığı azaltmak.

Toplam yatırım kapasitesi yaklaşık 28 milyar sterlin olan fonun, bu tutarın yaklaşık yüzde 30’u bugüne kadar 70 civarında projeye tahsis edildi. Fon, hedeflenen getiri oranını kamuoyuyla paylaşmıyor.

Fonun bugüne kadarki yatırımları arasında yapımı süren Sizewell C nükleer santrali ile ScottishPower’a sağlanan 600 milyon sterlinlik elektrik şebekesi finansmanı yer alıyor. Ayrıca SSEN Transmission’ın şebeke güçlendirme projelerine finansal garanti verildi.

AVRUPA BİRLİĞİ 

Trump’ın Tarifeleri, Çin ve Hindistan’la Ticaret Anlaşmalarını Hızlandırdı

ABD Başkanı Donald Trump’ın son dönemde uyguladığı yüksek gümrük tarifeleri ve öngörülemez ticaret politikaları, Çin ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülkeyi yeni ticaret anlaşmalarına yöneltti. Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında imzalanan kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması, bu eğilimin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Yaklaşık 20 yıldır müzakere edilen anlaşma, AB tarafından “tüm anlaşmaların anası” olarak tanımlandı. Hindistan Başbakanı Narendra Modi, anlaşmanın ekonomik bağları derinleştireceğini, yeni ticari fırsatlar yaratacağını ve dünyanın en büyük iki demokrasisi arasındaki ortaklığı güçlendireceğini söyledi. Anlaşma kapsamında tekstilotomotivmücevhermakinederi ürünleri ve el sanatları gibi birçok sektörde tarifeler düşürülecek. Özellikle Avrupa otomotiv sektörü için Hindistan’ın ithal araçlara uyguladığı vergilerin yüzde 110’dan yüzde 10’a kadar indirilmesi dikkat çekiyor.

AB ve Hindistan, birlikte küresel nüfusun yaklaşık dörtte biriniküresel GSYH’nin yüzde 25’ini ve küresel ticaretin üçte birini temsil ediyor. İki taraf arasındaki ticaret hacmi 2024–2025 döneminde 137 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Anlaşma ayrıca nitelikli iş gücünün karşılıklı hareketliliğini kolaylaştıracak bir çerçeve de içeriyor.

Bu gelişmeler, ABD ile ticaretin daha pahalı ve belirsiz hale gelmesi nedeniyle birçok ülkenin alternatif ortaklara yönelmesiyle paralel ilerliyor. Analistlere göre, Washington’un sert tarifeleri, Çin’i daha “istikrarlı ve öngörülebilir bir ticaret ortağı” olarak konumlandırmasına alan açtı. Bazı uzmanlar, ABD ile çalışmanın zorlaşmasının, daha önce Çin’e mesafeli olan ülkeleri bile Pekin ile yakınlaşmaya ittiğini belirtiyor.

Bu eğilim yalnızca Avrupa ve Hindistan’la sınırlı değil. Kanada, bu ay içinde Çin ile karşılıklı tarifeleri düşürmeye yönelik bir anlaşmaya vardı. Kanada Başbakanı Mark Carney, Pekin ziyareti sırasında kanola yağı ve elektrikli araçlar gibi ürünleri kapsayan anlaşmayı duyurdu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, bu adımı iki ülke ilişkilerinde bir “dönüm noktası” olarak tanımladı. Buna karşılık Trump, anlaşmanın hayata geçmesi halinde Kanada mallarına yüzde 100 gümrük vergisi uygulanabileceği tehdidinde bulundu.

Benzer bir yönelim İngiltere tarafında da görülüyor. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, 2018’den bu yana ilk kez bir İngiliz lider olarak Çin’i ziyaret ederek ticaret, yatırım ve ulusal güvenlik başlıklarını ele aldı. Starmer, Çin ile ilişkilerin tutarlı ve pragmatik şekilde yürütülmesinin İngiltere’nin ulusal çıkarına olduğunu savundu.

Uzmanlar, bu anlaşma dalgasının yalnızca Trump’ın tarifeleriyle açıklanamayacağını, COVID-19 sonrası tedarik zinciri kırılganlıklarının da ülkeleri ticareti çeşitlendirmeye zorladığını belirtiyor. Ancak mevcut tablo, ABD’nin korumacı politikalarınınÇin ve Hindistan merkezli yeni ticaret eksenlerini hızlandırdığına işaret ediyor.

Avrupa Birliği Yeni Ticaret Ortakları Arayışında: Gerekçe ABD, Güvenlik ve Enerji

Avrupa Birliği (AB) ile Hindistan arasında varılan kapsamlı Serbest Ticaret Anlaşması, AB’nin küresel ölçekte yeni ticaret ortaklıkları kurma yönündeki stratejik arayışını açık şekilde ortaya koydu. Yaklaşık 20 yıl süren müzakerelerin ardından imzalanan anlaşma, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin ticaret ve güvenlik politikalarıyla artan belirsizliklerin ardından geldi.

AB yetkilileri, Trump’ın Grönland üzerinden yürüttüğü sert söylemler ve gümrük tarifesi tehditlerinin, Birliği ticaret ve diplomasi alanında daha özerk bir çizgiye yönelttiğini belirtiyor. 27 üyeli AB, son bir yıl içinde HindistanJaponyaEndonezyaMeksika ve Güney Amerika Mercosur ülkeleri ile ticaret anlaşmaları yaptı ya da müzakereleri ilerletti.

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis, Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşmasında, “Uzun yıllar güvendiğimiz uluslararası düzen artık garanti değil” diyerek, AB’nin daha bağımsız ve dünyaya açık bir yapıya yönelmesi gerektiğini söyledi.

AB–Hindistan Anlaşması: “Tüm Anlaşmaların Anası”

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Hindistan ile yapılan anlaşmayı “tüm anlaşmaların anası” olarak nitelendirdi. Anlaşma, yaklaşık 2 milyar insanı etkileyebilecek büyüklükte. Buna göre, AB’nin Hindistan’a ihracatının yüzde 97’sindeHindistan’ın AB’ye ihracatının ise yüzde 99’unda gümrük tarifeleri düşürülecek.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, anlaşmanın Hindistanlı çiftçilerküçük işletmelerimalat ve ilaç sektörleri için Avrupa pazarına erişimi kolaylaştıracağını söyledi. Özellikle otomotiv ve şarap gibi ürünlerde tarifelerin sert biçimde düşürülmesi, Avrupa sanayisi açısından kritik görülüyor.

Uzmanlara göre, AB ve Hindistan uzun süredir Çin’in ekonomik ağırlığına karşı denge arayışındaydı. Ancak bu anlaşmanın tamamlanmasını sağlayan asıl etken, ABD ile transatlantik ilişkilerde yaşanan kırılma oldu.

Ticaretin Ötesinde: Savunma ve Enerji

AB’nin yeni ortaklık arayışı yalnızca ticaretle sınırlı değil. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Birliği savunma sanayisini güçlendirmeye zorladı. Trump yönetiminin Avrupa’nın savunma harcamalarına yönelik sert eleştirileri bu süreci hızlandırdı.

AB liderleri, savunma alanında 150 milyar avroluk bir finansman paketinde uzlaştı. Bu kaynak; hava savunma sistemlerimühimmatinsansız hava araçlarısiber güvenlik ve yapay zekâ yatırımları için kullanılacak. Avrupa’nın önde gelen savunma şirketlerinin hisselerinde son dönemde görülen yükseliş, bu yönelimi yansıtıyor.

Enerji alanında da benzer bir tablo var. AB, Rusya’dan enerji bağımlılığını azaltırken bu kez ABD’ye yöneldi. Ancak AB, petrolünün yaklaşık yüzde 14,5’ini, sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) ise yüzde 60’ını ABD’den ithal ediyor. AB Enerji Komiseri Dan Jørgensen, “Bir bağımlılığı başka bir bağımlılıkla değiştirmek istemiyoruz” diyerek, Doğu Akdeniz ve Körfez ülkeleri dahil alternatif kaynaklara yönelme mesajı verdi.

Altı Büyük Avrupa Ekonomisi, AB’de Tıkanan Projeleri Aşmak İçin Yeni İnisiyatif Başlatıyor

Almanya ve Fransa’nın öncülüğünde Polonyaİspanyaİtalya ve Hollanda, Avrupa Birliği’nin yavaş ve karmaşık karar alma süreçleri nedeniyle ilerleyemeyen kritik projeleri hızlandırmak amacıyla daha esnek bir iş birliği modeli üzerinde uzlaştı. Girişim, özellikle ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin 27 üyeli Avrupa Birliği’nin karar alma mekanizmalarını açık şekilde eleştirmesinin ardından ivme kazandı.

Toplantı sonrası açıklama yapan Almanya Maliye Bakanı Lars Klingbeil, “Altı büyük Avrupa ekonomisi olarak artık itici güç olmak istiyoruz. Amacımız Avrupa’nın rekabet gücünü ve savunma kapasitesini güçlendirmek” dedi. Klingbeil, bu yapının kapalı bir blok olmayacağını, ilerleyen aşamalarda diğer AB ülkelerinin de sürece katılabileceğini vurguladı. Avrupa Birliği içinde oy birliği şartını aşan geçici ve konu bazlı koalisyonlar fikri daha önce euro projesinde uygulanmıştı; ancak artan jeopolitik riskler, RusyaÇin ve ABD kaynaklı belirsizlikler ile ekonomik yavaşlama bu yaklaşımı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Bakanlar görüşmede bağlayıcı kararlar almadı; ancak odaklanılacak öncelikli alanlar netleşti. Bunlar arasında sermaye piyasaları birliğinin ilerletilmesieuronun küresel rolünün güçlendirilmesi ve bağımsız bir Avrupa ödeme sisteminin oluşturulmasısavunma yatırımlarının koordinasyonu ile nadir toprak elementleri gibi kritik minerallere erişimin güvence altına alınması yer aldı. Kritik hammaddeler için ortak satın alma, acil durum rezervleri ve küresel ticaret ortaklıkları da masadaki seçenekler arasında bulunuyor.

Girişim, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in son dönemde Avrupa Birliği içinde oy birliği aramadan ilerlemeye daha açık bir çizgi izlemesiyle de örtüşüyor. Merz, Mercosur ticaret anlaşması ve Ukrayna başlıklarında daha hızlı ve esnek karar alma mekanizmalarına sıcak baktığını daha önce dile getirmişti. Fransa ise uzun süredir çelik ithalatına yönelik önlemler ve nükleer enerji gibi konularda daha dar ülke gruplarıyla ilerleme fikrini savunuyor.

Polonya Maliye Bakanı Andrzej Domański, Avrupa ekonomisinin karşı karşıya olduğu risklere dikkat çekerek, “Avrupa ekonomisinin hızlanması gerekiyor. Değişimler çok yavaş ilerliyor” değerlendirmesinde bulundu. Yetkililer, altılı grubun önümüzdeki dönemde yeniden bir araya geleceğini belirtirken, bu girişimin AB’nin geleneksel karar alma kanalları dışında ne ölçüde kurumsallaşacağı ise belirsizliğini koruyor.

Türkiye Elektrikli Araç Satışlarında AB’yi Yakaladı

Türkiye, elektrikli otomobil satışlarında Avrupa Birliği ile aynı seviyeye gelerek dikkat çekici bir ivme yakaladı. Resmi tescil verilerine göre, 2025 yılında Türkiye’de satılan yeni otomobillerin yüzde 16,7’si tamamen elektrikli araçlardan (BEV) oluştu. Bu oran, AB ortalaması olan yüzde 17,4’ün hemen altında kaldı. Türkiye, böylece Almanyaİngiltere ve Fransa’nın ardından Avrupa’nın en büyük dördüncü elektrikli araç pazarı haline geldi.

Türkiye’de elektrikli araç satışlarındaki hızlı artış, 2010’ların ortasında neredeyse yok denecek kadar düşük olan talep ile karşılaştırıldığında çarpıcı bir dönüşüme işaret ediyor. 2016 yılında ülkede yalnızca 44 adet elektrikli araç satılırken, 2023’te bu oran yeni otomobil satışlarının yüzde 7’sine ulaştı. Son iki yılda ise satışlar hızlanarak Türkiye’yi AB seviyesine taşıdı.

Uzmanlara göre bu artışın temel nedeni çevresel kaygılar değil, ekonomik avantajlarEmber düşünce kuruluşundan analist Ufuk Alparslan, elektrikli araçların yakıt ve kullanım maliyetlerinin daha düşük olmasının tüketiciler için belirleyici olduğunu söyledi. Elektrikli araçlara uygulanan özel tüketim vergisinin (ÖTV), benzer benzinli araçlara kıyasla daha avantajlı olması da talebi destekledi. Hükümetin Ağustos ayında elektrikli araç vergilerini artırmasına rağmen satışların güçlü seyretmesi dikkat çekti.

Türkiye’deki dönüşüm, yalnızca Avrupa’ya özgü bir eğilim değil. UruguayVietnam ve benzeri gelişmekte olan ülkelerde de elektrikli araçlar, fosil yakıtlı otomobillerin yerini beklenenden daha hızlı almaya başladı. Bu eğilim, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler iklim zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlandığı ve AB’nin 2035 içten yanmalı motor yasağını yumuşattığı bir dönemde öne çıkıyor.

Türkiye’de devletin doğrudan bir ulusal elektrikli araç stratejisi bulunmuyor. Ancak yerli otomobil üreticisi Togg, sektörün büyümesinde kilit rol oynadı. 2024 yılında Togg, Tesla’yı geride bırakarak Türkiye’nin en çok satan elektrikli araç markası oldu. Togg Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, üretimin 2025’te 40 bin2026’da ise 60 bin araca çıkarılmasının planlandığını açıkladı.

Togg’un pazara girişi, vergi teşvikleri ve kamu bankalarından sağlanan sıfır faizli krediler ile desteklendi. Uzmanlara göre bu durum, elektrikli araçları geniş kitleler için “olağan” hale getirdi. Bu ortamdan yabancı üreticiler de faydalandı. Tesla, Türkiye’de daha düşük motor gücüne sahip modeller sunarak avantajlı vergi dilimine girerken, Çinli BYD de pazardaki payını artırmayı ve 1 milyar dolarlık bir fabrika yatırımı yapmayı planlıyor.

Elektrikli araçların yaygınlaşması, enerji ithalatına bağımlı ülkeler açısından jeopolitik bir avantaj olarak görülüyor. InstitutDE tarafından yayımlanan bir rapora göre, Türkiye’nin araç filosunun 2053’e kadar dört katına çıkması bekleniyor. Elektrikli dönüşümün yavaşlaması halinde, petrol ithalatıfiyat oynaklığı ve jeopolitik risklere maruziyet artabilir.

Buna karşın uzmanlar, mevcut artışın kalıcı bir dönüşüm anlamına gelmeyebileceği uyarısında bulunuyor. Vergi teşviklerinin “kırılgan” olduğu ve kısa sürede değişebileceği belirtilirken, elektrikli araçlara uygulanan toplam vergi yükünün düşük dilimde yüzde 50, üst dilimde ise yüzde 86’ya kadar çıktığına dikkat çekiliyor. Enflasyon ve döviz kuru baskısının, uygun fiyatlı elektrikli araç sayısını azaltabileceği ifade ediliyor.

Avrupa’da “euro/dolar” alarmı: Güçlenen euro AMB’yi köşeye sıkıştırıyor

Euro’nun dolar karşısında 2021’den bu yana ilk kez 1,20 seviyesinin üzerine çıkması, Avrupa Merkez Bankası (AMB) cephesinde endişeleri artırdı. Küresel ölçekte doların zayıflamasından beslenen yükseliş, Avrupa’da dezenflasyon sürecini hızlandırarak AMB’nin yüzde 2’lik enflasyon hedefini riske atıyor.

Hafta başında 1,20 dolar barajını aşan euro, opsiyon piyasalarındaki fiyatlamalara göre yükseliş eğilimini koruyor. Uzun vadeli opsiyonlar, paritenin 1,25 seviyelerine doğru hareket edebileceğine işaret ederken, bu görünüm AMB’nin para politikası manevra alanını daraltıyor.

Yükselişin arkasında dolar faktörü var

Piyasa oyuncularına göre eurodaki güçlenmenin temel nedeni, euro bölgesine özgü bir ekonomik ivmeden ziyade, doların küresel çapta değer kaybetmesi. ABD’de büyümenin yavaşlayacağı, Fed’in faiz indirimlerini sürdürmek zorunda kalacağı ve mali disiplin tartışmalarının derinleştiği beklentileri, yatırımcıları dolardan uzaklaştırıyor.

Bu süreçte euro, “daha istikrarlı para birimi” algısıyla sermaye girişlerinden faydalanıyor. Ancak bu durum, Avrupa ekonomisi açısından iki ucu keskin bir tablo yaratıyor.

İhracat ve enflasyon hedefi baskı altında

Güçlenen euro, Avrupa ihracatçılarının küresel pazarlardaki rekabet gücünü zayıflatıyor. Özellikle Almanya ve Fransa gibi dış talebe duyarlı ekonomiler için bu gelişme, büyüme görünümü üzerinde aşağı yönlü riskler oluşturuyor.

Daha kritik etki ise enflasyon cephesinde görülüyor. Değerli euro, ithalat fiyatlarını düşürerek enerji ve gıda başta olmak üzere birçok kalemde fiyat artışlarını baskılıyor. Bu durum, euro bölgesinde zaten devam eden dezenflasyon sürecini hızlandırıyor.

ING Bank NV Döviz Stratejisi Başkanı Chris Turner, “AMB’nin nötr politika duruşu açısından en büyük tehditlerden biri güçlenen euro oldu. Mevcut fiyat hareketleri, değerli euronun enflasyon hedefinin aşağı yönlü ıskalanmasına yol açabileceği endişelerini güçlendiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

AMB üzerindeki faiz indirimi baskısı artıyor

Eurodaki hızlı değer kazancı, AMB’yi beklenenden daha erken gevşeme adımlarına zorlayabilir. Bankanın enflasyonu yüzde 2 seviyesinde istikrarlı tutma hedefi, kur kaynaklı dezenflasyon baskısı nedeniyle sekteye uğrayabilir.

Bu tablo, faiz indirimlerinin öne çekilmesi ya da bilanço araçlarının yeniden devreye alınması ihtimalini güçlendiriyor. AMB yetkilileri kur seviyesini doğrudan hedeflemediklerini vurgulasa da, gelişmeleri yakından izlediklerini gizlemiyor.

Fransa Merkez Bankası Başkanı François Villeroy de Galhau, eurodaki değer kazanımının para politikası kararları alınırken mutlaka dikkate alınacağını belirtirken, Avusturya Merkez Bankası Valisi Martin Kocher ise paritenin daha da yükselmesi halinde AMB’nin müdahale etmek zorunda kalabileceği mesajını verdi.

Euro’nun küresel rolü tartışma konusu

Credit Agricole Strateji Başkanı Valentin Marinov ise eurodaki güçlenmenin daha geniş bir tartışmayı tetiklediğine dikkat çekti. Marinov’a göre, euro’nun küresel rezerv para rolünün artması uzun vadede stratejik bir hedef olsa da, mevcut konjonktürde bu durum AMB için ciddi bir politika açmazı yaratıyor.

“AMB, euronun küresel rolünün artmasını isterken daha temkinli olmalıydı. Şimdi bu gerçekleşiyor ancak beraberinde ciddi bir baş ağrısı getiriyor” diyen Marinov, güçlü euro–zayıf enflasyon ikileminin önümüzdeki dönemde para politikasının ana gündem maddelerinden biri olacağını vurguladı.

İspanya, Yüz Binlerce Göçmene Yasal Statü Vermeyi Onayladı

İspanya hükümeti, ülkede yasal oturum hakkı bulunmayan yaklaşık 500 bin göçmenin statüsünü düzenlemeyi öngören planı onayladı. Sol eğilimli koalisyon hükümetinin aldığı karar, Avrupa genelinde göç politikalarının sertleştiği bir dönemde Madrid’in daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor.

Göç Bakanı Elma Saiz, düzenlemeden yararlanacak kişilerin İspanya’nın tüm bölgelerinde ve tüm sektörlerde çalışma hakkına sahip olacağını açıkladı. Saiz, kamu yayıncısı RTVE’ye yaptığı değerlendirmede, “Rakamlar kesin değil ancak yaklaşık yarım milyon kişiden söz ediyoruz” dedi ve göçün ekonomik ve sosyal katkılarına dikkat çekti.

Kimler Yararlanacak?

Düzenleme, en az beş aydır İspanya’da yaşayan ve 31 Aralık 2025’ten önce uluslararası koruma başvurusunda bulunmuş göçmenleri kapsıyor. Başvuru sahiplerinin sabıka kaydının temiz olması şartı aranırken, uygulama İspanya’da yaşayan çocukları da içine alıyor. Başvuruların Nisan ayında başlaması ve Haziran sonuna kadar devam etmesi öngörülüyor.

Plan, parlamentoda çoğunluğu bulunmayan Sosyalist liderliğindeki koalisyon tarafından kararname yoluyla hayata geçirilecek. Bu nedenle düzenleme için Meclis onayı gerekmeyecek.

Muhalefetten Sert Tepki

Muhafazakâr ve aşırı sağ partiler karara sert tepki gösterdi. Ana muhalefet partisi Halk Partisi lideri Alberto Núñez Feijóo, düzenlemenin “kamu hizmetleri üzerinde ciddi baskı yaratacağını” savundu. Feijóo, “Sosyalist İspanya’da yasadışılık ödüllendiriliyor” ifadelerini kullanarak, iktidara gelmeleri halinde göç politikasını kökten değiştireceklerini söyledi.

Hükümet: Ekonomi İçin Göç Gerekli

Başbakan Pedro Sánchez, İspanya’nın iş gücü açığını kapatmak ve yaşlanan nüfusun emeklilik sistemi üzerindeki baskısını azaltmak için göçe ihtiyaç duyduğunu savunuyor. Sánchez’e göre, göç son altı yıldaki ekonomik büyümenin yüzde 80’ini oluşturdu.

Resmî verilere göre, geçen yılın son çeyreğinde istihdamda yaşanan 76 bin 200 kişilik artışın 52 bin 500’ü yabancı çalışanlardan kaynaklandı. Bu katkının, işsizlik oranının 2008’den bu yana en düşük seviyeye gerilemesinde önemli rol oynadığı belirtiliyor.

Macron: Greenland Krizi Avrupa İçin Stratejik Bir Uyarı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel MacronABD ile Greenland üzerinden yaşanan son gerilimin “Avrupa’nın tamamı için stratejik bir uyanış çağrısı” olduğunu söyledi. Macron, bu açıklamayı Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ile birlikte yaptığı görüşmenin ardından yaptı.

Macron, Paris’teki Élysée Sarayı’nda düzenlenen ortak açıklamada, Avrupa’nın bu süreçten çıkarması gereken derslerin net olduğunu belirterek, “Avrupa egemenliğini güçlendirmeliyiz, Arktik güvenliğine katkımızı artırmalıyız, yabancı müdahale ve dezenformasyonla mücadele etmeliyiz ve iklim değişikliğiyle daha kararlı biçimde yüzleşmeliyiz” dedi.

Toplantı, ABD Başkanı Donald Trump’ın dünyanın en büyük adası olan Greenland’ı ilhak edebileceğine yönelik açıklamalarının ardından gerçekleşti. Trump, adanın ABD ulusal güvenliği açısından kritik olduğunu savunmuş, kontrol sağlanmazsa Rusya veya Çin’in devreye girebileceğini öne sürmüştü.

Paris yönetimi, görüşmenin amacının Avrupa’dan net bir siyasi destek mesajı vermek olduğunu açıkladı. Üç lider, Arktik bölgesindeki güvenlik risklerini ve Greenland’ın ekonomik ve sosyal kalkınmasınıFransa ve Avrupa Birliği’nin nasıl destekleyebileceğini ele aldı.

Danimarka: Avrupa Kendini Savunabilmeli

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, son haftalarda yaşananların Avrupa’ya önemli dersler verdiğini belirterek, “Avrupa’nın kendini savunma kapasitesini güçlendirmesi gerekiyor” dedi. Frederiksen, NATO’nun Arktik bölgesinde kilit rol oynamaya devam edeceğini de vurguladı.

Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ise Fransa ile iş birliğinin yalnızca Greenland’ı ilgilendirmediğini, bunun demokratik değerlerin ortak savunusunun bir parçası olduğunu söyledi.

Fransa’dan Somut Adım: Nuuk’ta Konsolosluk

Bu diplomatik temaslar, Fransa’nın Arktik bölgedeki varlığını güçlendirme hazırlıklarıyla da örtüşüyor. Paris yönetimi, 6 Şubat’ta Greenland’ın başkenti Nuuk’ta konsolosluk açmayı planlıyor.

Yaklaşık 57 bin nüfusa sahip olan Greenland, stratejik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle Arktik’te artan jeopolitik rekabetin merkezinde yer alıyor. Son gelişmeler, Avrupa’nın bu bölgede daha koordineli ve kararlı bir politika izleme arayışını hızlandırmış durumda.

Rusya’dan Kritik Açıklama: Üçlü Müzakerelerde Yeni Tarih Netleşti

KremlinRusya–Ukrayna savaşına ilişkin diplomatik temasların sürdüğünü açıkladı. Moskova yönetimi, RusyaUkrayna ve ABD temsilcilerinin katıldığı üçlü görüşmelerin yeni turunun 1 Şubat’ta Abu Dabi’de yapılmasının planlandığını duyurdu. Açıklama, diplomatik sürecin tamamen kopmadığını göstermesi açısından önem taşıyor.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Moskova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, görüşmelerin kapalı kapılar ardında ve gizlilik esasına göre yürütüleceğini söyledi. Peskov, taraflar arasında şu aşamada üzerinde çalışılan resmi bir belge taslağı bulunmadığını, teknik ve siyasi başlıkların ayrı ayrı ele alındığını belirtti. Ukrayna dosyasına ilişkin herhangi bir “doküman listesi”nin de henüz gündeme gelmediğini ifade etti. Bu durum, sürecin henüz çerçeve oluşturma aşamasında olduğuna işaret ediyor.

Peskov, açıklamalarında Avrupa Birliği’nin Rus doğal gazını devre dışı bırakmaya yönelik adımlarını da eleştirdi. AB’nin enerji çeşitlendirme politikalarının Avrupa ekonomisi üzerinde yüksek maliyet baskısı yarattığını savunan Peskov, ABD’den ithal edilen sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) Rus gazına kıyasla daha pahalı olduğunu ve bu durumun Avrupa sanayisinin rekabet gücünü zayıflattığını dile getirdi. Kremlin’e göre enerji başlığı, savaşın askeri boyutunun ötesinde ekonomik ve jeopolitik bir mücadele alanı haline geldi.

Üçlü görüşmelerin Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılması, Körfez ülkelerinin küresel diplomaside artan rolüne işaret ediyor. 23 Ocak’ta yapılan ilk temasların ardından ikinci tur için net tarih verilmesi, tarafların iletişim kanallarını açık tutma iradesi olarak yorumlanıyor. Kısa vadede kapsamlı bir barış anlaşması beklenmese de, diplomatik sürecin sürdürülmesi olası ateşkes veya siyasi çözüm girişimleri için zemin oluşturuyor.