İran krizi AB’de görüş ayrılıklarını yeniden ortaya çıkardı
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına Avrupa Birliği’nin verdiği sınırlı tepki, hem AB içindeki görüş ayrılıklarını hem de ABD ile Avrupa arasındaki transatlantik gerilimi yeniden görünür hale getirdi.
Saldırıların 28 Şubat sabahı başlamasının ardından Avrupa’dan ilk açıklama, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’tan geldi. Kallas, önceliklerinin sivillerin korunması ve AB vatandaşlarının tahliyelerinin sağlanması olduğunu belirterek diplomatik çözüm arayışının süreceğini vurguladı.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da ortak açıklamalarında taraflara itidal çağrısı yaptı. İsviçre, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve İrlanda’dan da benzer şekilde tırmanmanın önlenmesi çağrıları geldi.
Ancak Avrupa’nın hafta sonu boyunca gelişmelere karşı temkinli ve mesafeli bir tutum sergilemesi, hem Avrupa kamuoyunda hem de ABD’de bazı çevrelerin eleştirilerine yol açtı.
AB içinde ton farkı
Krize verilen tepkiler yalnızca sınırlı kalmakla kalmadı, AB içinde ortak bir söylem oluşturulamaması da dikkat çekti. Saldırıların uluslararası hukuk açısından meşruiyeti, Avrupa başkentleri arasındaki temel görüş ayrılığı olarak öne çıktı.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Washington’ı doğrudan eleştirmekten kaçınan bir yaklaşım benimsedi. Merz, müttefiklere ders verme zamanı olmadığını belirterek ABD ile hedeflerinin büyük ölçüde örtüştüğünü söyledi.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ise saldırıları “tek taraflı askeri eylem” olarak nitelendirerek açık şekilde eleştirdi ve bunun uluslararası ortamda daha fazla gerilim yarattığını ifade etti.
İrlanda diyalog çağrısını öne çıkarırken, İsveç ve Finlandiya daha ihtiyatlı bir dil kullandı. Norveç ise çatışmanın tırmanma riskine dikkat çekti. Fransa ve İngiltere ise saldırılara doğrudan katılmadıklarını belirtmekle birlikte İran’ın nükleer ve balistik programlarının engellenmesi hedefini anlayışla karşıladı.
Orta Avrupa’daki bazı ülkeler ise Washington’a daha açık destek verdi. Belçika Savunma Bakanı Theo Francken’in saldırıları “kesinlikle meşru” olarak nitelendirmesi de AB içinde farklı tonların bulunduğunu ortaya koydu.
Brüksel’de kurumsal rekabet de ortaya çıktı
İran krizi, AB kurumları içindeki güç dengelerine ilişkin tartışmaları da yeniden gündeme getirdi. AB Komisyonu Başkanı von der Leyen ile AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kallas arasında krize kimin liderlik edeceği konusunda örtülü bir rekabet yaşandığı değerlendirildi.
Kallas 1 Mart’ta acil Dışişleri Bakanları toplantısı düzenlerken, von der Leyen 2 Mart’ta özel bir güvenlik toplantısına başkanlık etti. Hafta sonu boyunca yoğun temas trafiğine rağmen iki ismin doğrudan görüşmemesi Brüksel kulislerinde dikkat çekti.
Diplomatik kaynaklara göre İran krizi, AB’nin yalnızca dış politika değil, kurumsal koordinasyon kapasitesini de test eden bir gelişme olarak görülüyor.
Irak savaşının mirası etkili
Avrupa’nın temkinli yaklaşımının arkasında 2003 Irak işgalinin bıraktığı siyasi ve toplumsal mirasın etkili olduğu değerlendiriliyor. Avrupa kamuoyunda askeri müdahalelere yönelik güçlü bir şüphe devam ederken birçok hükümet Orta Doğu’da doğrudan askeri angajmandan kaçınan çizgiyi koruyor.
Bunun yanı sıra Avrupa’nın güvenlik odağının büyük ölçüde Rusya-Ukrayna savaşına yönelmiş olması da İran konusunda daha sınırlı bir tutum benimsenmesine neden oluyor.
ABD ile yeni gerilim başlığı
Brüksel’deki diplomatik çevrelere göre AB, önceliğini çatışmanın bölgesel bir savaşa dönüşmesini önlemek ve Avrupa’ya olası ekonomik ve güvenlik etkilerini sınırlamak olarak belirledi.
Ancak bu temkinli yaklaşım ABD’de özellikle Cumhuriyetçi çevreler tarafından eleştirildi. Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Avrupa’nın İran politikasını “son derece yumuşak” olarak nitelendirirken, Donald Trump’ın kampanya stratejistlerinden Chris LaCivita Avrupa liderliğini “zayıf ve kararsız” olmakla suçladı.
Uzmanlara göre İran krizi, halihazırda dalgalı seyreden transatlantik ilişkilerde yeni bir stres testine dönüşebilir. İran’ın atacağı yeni adımlar, enerji piyasalarındaki gelişmeler ve ABD’nin Avrupa’dan beklentleri önümüzdeki dönemde ilişkilerin seyrini belirleyecek başlıca unsurlar olarak görülüyor.
