“Çin, ABD’nin yerini almak değil, ona yetişmek istiyor”

quansheng zhao çin

Feyza Gümüşlüoğlu, Saat Farkı programında bu hafta Washington DC’deki American Üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümü öğretim üyesi, aynı zamanda üniversitenin Asya Çalışmaları Merkezi Başkanı Prof. Quansheng Zhao’yu konuk etti.

AK Parti Genel Başkanlığı tarafından 4-5 Kasım tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen 21. Yüzyılda Siyaset ve Yeni Açılımlar Forumu için İstanbul’a gelen Prof. Quansheng, Çin’in iç ve dış politikasına, ABD-Çin ilişkilerine, Tayvan meselesine ve Çin ekonomisin geleceğine dair önemli açıklamalarda bulundu.

FG: Hoş geldiniz profesör Quansheng. Geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Ayrıca İstanbul’a da hoş geldiniz.

QZ: Benim için bir zevk.

Çok teşekkürler, o zevk bize ait. Evet, elbette bugün Çin hakkında epey konuşacağız ama öncelikle Çin iç siyasetinden başlamak istiyorum. Çin lideri Xi Jinping, en son Komünist Parti Kongresi’nde gücünü daha da pekiştirdi. Bu kongrenin önemi neydi? Daha güçlü Xi, Çin ve dünya için ne anlama geliyor?  Pekin’den bundan sonra içeride ve dışarıda daha agresif bir duruş beklemeli miyiz?

Bence bu, Parti’nin 20. kongresi oldukça önemli bir kongreydi. Özellikle tarihe bakarsanız, parti 1921’de kuruldu. Geçen yıl 100. yıl dönümünü kutladı ve bu yıl 2022’de 101. yılı. Sizin de dediğiniz gibi Xi Jingping son kongrede liderliğini iyice pekiştirdi, bunun iki tane anlamı var. Yurtiçinde bu, partinin Deng Xiaoping’in başlattığı ekonomik reformu ve açıklığı sürdürmek ve Çin’in ulusal gururun yeniden canlandırılması olarak adlandırdığı Çin rüyasını gerçekleştirmek için tüm fikir ve güçlerini yoğunlaştıracağı anlamına geliyor. Nitekim Çin Komünist Partisi için nihai hedef bu. Yurtdışında ise ben agresif kelimesini kullanmak yerine, iddialı kelimesini kullanırdım. Çin’in 1949’dan önce çektiği acı ve ‘100 yıllık aşağılama’ olarak adlandırdıkları şey malum. İngilizlerin 1839’da başlattığı Afyon Savaşı ile Hong Kong’un sömürge statüsü ve Tayvan’ın Japonya’ya olan sömürge statüsü de dahil olmak üzere bir dizi eşitsiz anlaşma vardı. Yani bu 100 yıl, Çin zihniyetinde gerçekten çok derin bir hasara yol açtı. Şimdi Çin nihayet ayağa kalktı ve daha iddialı bu dış politikayı sürdürmek istiyor. Sanırım tüm dünyanın yüzleştiği durum bu. Aslında geçmişe, 1949’dan sonraki üç aşamaya bakarsak, birinci aşama Mao dönemi, ikinci aşama Deng dönemi ve şimdi de Xi çağını görüyoruz. Yani Mao Zedong, Deng Xiaoping ve Xi Jinping. Ve hepsinin kendi öncelikleri var. Mao yönetimi altında devrim, Deng’de modernleşme vardı, Xi’de ise yeniden canlandırma var şeklinde ifade edebilirim. Yani bunlar üç farklı dönemler. Aynı zamanda üç farklı terim de var Çince olarak söylersek. İlki bğımsızlık için ayağa kalkmak, ikincisi zengileşme, modernleşme, Xi Jinping dönemi içinse bu kavram güçlenme. Yani bugünkü durum 1949’dan beri devam eden sürecin bir devamı aslında. Süreç böyle…

Anlıyorum. Peki profesör, size sormak istediğim dış politika konuları da var, bilhassa ABD ile ilişkiler konusu. Tüm dünya için en önemli konulardan biri şüphesiz ABD ve Çin arasındaki rekabet ve ilişkilerin kötüleşmesi. Malum son dönemde sık sık bir çeşit yeni Soğuk Savaş olarak adlandırılıyor. ABD ile Çin arasında gerçekten neler oluyor? Siz çok uzun süredir ABD’de yaşayan Çinli bir akademisyensiniz. Yani her iki perspektife de sahipsiniz. Gerçekten yeni bir Soğuk Savaş’a mı gidiyoruz? Çin ve ABD perspektifinden ne görüyorsunuz? Bu gerilimi gerçekten tetikleyen ne? Ve bu “Soğuk Savaş”ı önlemenin bir yolu var mı?

Evet, sizin de bahsettiğiniz gibi 40 yıl önce hatta 40 yıldan fazla bir süre önce Amerika Birleşik Devleteri’ne geldim ve akademik hayatımın çoğunu ABD’de geçirdim. Bu uzun sürece, ABD dış politikası perspektifinden; ‘angajmandan çevrelemeye’ kadar uzanan bu sürece bakıyorum. Ama onlar bu terimi kullanmıyorlar. Fakat bir çatışma durumu görüyoruz, ister Soğuk Savaş deyin, ister çatışma deyin. Ben bunun, bazı yeni anlamlarla birlikte nispeten uzun bir süreç olacağını düşünüyorum. Çünkü İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD dış politikasına bakarsak, başlıca stratejik önceliklerden birinin küresel ölçekte liderliğini sürdürmek olduğunu ve elde tutulması gereken tek şeyin egemenlik olduğunu görürüz. Yani ABD için hegemonik konum kilit bir önceliktir. Elbette hegemonya kavramını kullanmak istemezler, bunun yerine ‘liderlik, küresel liderlik’ derler. Siyasi, ekonomik, askeri, teknoloji, kültür ve her cephede. Ve bu anlamda, o liderlik pozisyonunlarına meydan okuyacak olan bir sonraki aktörü belirlemeye çalışırlar. Bu Sovyetler Birliği ile başladı, ardından Sovyetler Birliği çöktü ve daha sonra Japonya’ya geçti. Ben aynı zamanda Japonya da çalışıyorum. Japonya’nın ABD’ye meydan okuması karşısında Washington politikası Japonya’yı ezme şeklindeydi. 1980’lerde ve 1990’larda ABD ve Japonya arasında birçok ticari sürtüşme, ekonomik savaş oldu. Ardından, Japonya göreceli bir şekilde gerilediğinde,1990’ların sonlarından bu yüzyıla kadar Çin’in yükselişine şahit olduk. Böylece Çin en büyük rakip olarak belirlendi. En son ABD askeri stratejik raporundan da bunu görebiliyoruz, Çin’in ABD için bir numaralı rakip olduğu açıkça ortaya kondu.

Güvenlik tehdidi’ olarak tanımlanıyor…  

Güvenlik tehdidi, evet. Raporu okursanız iki şeyin daha üzerinde duruluyor; kapasite ve niyet. Geçmişte her güç bu kapasiteye ve bu niyete sahip değildi. Bu rapordan, Çin’in bugün küresel olarak bu tür bir kapasiteye, ekonomik, askeri kültür ve aynı zamanda siyasi sisteme sahip olan neredeyse tek güç olduğunu görebilirsiniz. Söz konusu rapora göre Çin’in böyle bir niyeti de var. Bugün Washington’ın Çin’i bir sonraki meydan okuma olarak tanımlamasının bir nedeni de bu. Tabii ki, Pekin bu argümana katılmayacaktır…

“ÇİN, ABD’NİN YERİNİ ALMAK DEĞİL ONA YETİŞMEK İSTİYOR”

Profesör, bu noktada size sormak istiyorum, zira bölgemizde, Ortadoğu’da, birçok ülke Çin’in asıl güvenlik sağlayıcısı olarak ABD’nin yerini alıp alamayacağını sorguluyor. Kapasite ve niyet dediniz. Peki, Çin’in Körfez’de veya, genel olarak Orta Doğu’da bu rolü oynamaya gerçekten ne kadar niyetli olduğunu düşünüyorsunuz? Bu yönde bir niyeti ve kapasitesi var mı? Ya da şu şekilde sorayım, Çin bu süper güç zihniyetine sahip mi?

Evet, Çin yavaş yavaş bu kapasiteye sahip olacaktır diyebilirim. Ama şunu söyleyebilirim ki, ABD ve Çin ilişkisi, biri diğerinin yerini almayacak bir durumda olacak. Aslında ben buna iki ayaklı liderlik yapısı diyorum. Biri diğerini ikame eden değil, birbirini tamamlayan iki paralel lider… Çin’in ABD’nin yerine geçmek istediğini sanmıyorum, bunun yerine ona yetişmek istiyor. Tıpkı eninde sonunda Japonya’ya yetiştiği gibi. Dolayısıyla, çağdaş dünyaya bakarsak, “durmayan dörtlü” olarak adlandırdığım bir olgu olacağını düşünüyorum. Yani Çin’in büyümesi durmayacak. ABD’nin Çin’i en büyük tehdit veya rakip olarak görmesi durmayacak. Ve ABD’nin Tayvan sorununu bir kart olarak kullanması durmayacak. Ve son olarak, her iki ülkenin de büyümeye ve göreli anlamda dünya siyasetindeki sağlam konumunu korumaya devam etmesi durmayacak. Bu yüzden ben buna “durmayan dörtlü” diyorum. Orta Doğu’ya gelince; Büyük Britanya, Almanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri gibi eski güçlere kıyasla Çin, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem açısından nispeten yeni bir ülke. Elbette Çin’in Orta Doğu ile İpek Yolu üzerinden uzun bir bağlantısı var, ancak bu tarih oldu…

Şimdi de Kuşak ve Yol var… 

Evet doğru. Ama şunu söyleyebilirim ki Çin’in Orta Doğu’ya büyük bir ilgisi var ve etkisini artırmaya devam edecek. Ama aynı zamanda, tıpkı küresel ölçekte de olduğu gibi, Çin’in ABD’nin yerini almayı amaçladığını düşünmüyorum. Çin’in her alanda büyük bir çıkarı olduğunu düşünüyorum, ancak bu özel anlamda tam olarak askeri değil daha ziyade ekonomik ve ticari, zira hepimiz Çin’in petrol, doğal gaz ve diğer kaynaklar anlamında en büyük enerji ithalatçısı olduğunu biliyoruz ve Orta Doğu büyük bir doğal kaynak. Çin’in az önce bahsettiğiniz Kuşak ve Yol projesi için de kapasitesi var ve artık sadece Orta Doğu ile değil Afrika ile de ciddi ilişkileri, geleneği var. Dolayısıyla tüm bu sürecin devam edeceğini düşünüyorum, ancak askeri bir stratejik meseleden ziyade, altyapı, çeşitli sektörler, enerji ve diğer işbirlikleri gibi daha çok ekonomik ve ticari bir boyutta…

“TAYVAN KONUSUNDA İKİ SENARYO ÇİN’İ HAREKETE GEÇİRİR”

Evet, yani ABD ve Çin arasındaki bu gerilim belki sonsuza kadar devam edecek, bazen gerilimde tırmanma göreceğiz, bazen daha fazla, bazen daha az. Ama bir şekilde devam edecek. Gerçekten ciddi sorun yaratabilecek başlıca kriz alanlarının ne olduğunu düşünüyorsunuz peki? Örneğin Tayvan kritik bir konu şüphesiz. Diğer yandan şimdi Rusya ile de yakınlaşan ilişkiler ve tabii ayrıca teknoloji meselesi var… Peki Tayvan özelinde, sizce Çin Tayvan’ı işgal eder ve işler daha da kötüye gider mi? Bu senaryo için ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle ben ABD ile Çin arasındaki gerilimin sürekli olarak devam edeceğini düşünmüyorum. Her zaman inişler ve çıkışlar var. Aynı zamanda gelecekte bir işbirliği için de potansiyel görüyoruz. Ama Tayvan meselesi için, evet, kesinlikle. Malum The Economist, Tayvan Boğazı’nı dünyanın en tehlikeli yerlerinden biri olarak tanımladı. Tayvan meselesi, aslında Washington açısından bile, tek Çin politikası şeklinde; yani Tayvan Boğazı boyunca Çin anakarası ile Tayvan arasında, 1946’dan 1949’a kadar süren iç savaş nedeniyle bölünmüş tek bir Çin olduğunu kabullenmeye dayalı. Bu ayrılıkla birlikte, 1949’dan bu yana 70 yıldan fazla olduğunu göz önüne alarak, Çin’in bu yıl ya da gelecek yıl çok aceleci olacağını düşünmüyorum (işgal konusunda) ama Çin’i iki şey harekete geçirecektir. İlki Tayvan’ın bağımsızlığı. ‘Yeşil’ parti, DPP, eğer bağımsızlık yolunda devam ederse bu kalıcı bir ayrılık anlamına gelir. Çin bunun olmasına izin vermez. İkincisi de ABD’nin askeri müdahalesi olursa, örneğin Tayvan’a askeri birlikler ve gemiler gönderirse, bu da yabancı güçlerin müdahalesi anlamına gelir. Bu iki senaryo söz konusu olursa iki ülke arasındaki çatışma tırmanabilir.

Bu senaryoların ne kadar olası olduğunu düşünüyorsunuz peki?

Bu, duruma göre değişir. Rusya ve Ukrayna’ya bakın. Taraflardan birinin nasıl hareket edeceğini gerçekten bilemiyorsunuz. Evet gerçekten bir gerilim var. Tehlike potansiyeli var. Bu nedenle, durumu kontrol altında tutmak gerçekten Tayvan Boğazı’ndaki liderlerin ve ayrıca küresel toplumun sağduyusuna bağlı. Yani bu çok önemli bir konu. Tabii ki, Çin nihayetinde Tayvan ile birleşmek istiyor, ancak aynı zamanda Çin, birleşik bir ülke olarak kendi egemenliği için herhangi bir tehdit olmadığı sürece bekleyebilir…

Profesör, çok az zamanımız kaldı. Bu yüzden son sorum şu olacak, zira Çin ekonomisinin ABD’yi geçip geçemeyeceğine dair sürekli tartışmalar ve karışık beklentiler var. Ekonomi kanalı olduğumuz için son olarak da bunu sorayım. Çin ekonomisi er ya da geç ABD’yi geçecek mi sizce, bu konudaki öngörünüz nedir? Ve eğer bu olursa, sonuçları ne olur? Çin’in ekonomik olarak daha da büyümesinin önündeki engeller ve zorluklar nelerdir sizce, içeride ve dışarıda? Sıfır Covid politikası ülkeye pek de yardımcı olmuyor gibi… Çin ekonomisinin yakın gelecekte ABD’yi geride bırakma ihtimali ve bunun önündeki engeller için ne dersiniz?

Deng Xiaoping’in 1978’de başlattığı reform politikasından beri Çin ekonomisi son 30 yıldır ortalama yüzde 10’dan fazla büyüyor. Ancak son zamanlarda, son bir kaç yılda, özellikle pandemi sırasında düşüş yaşandı ve bu yıl sadece yüzde 3 veya yüzde 4 gibi çok düşük bir oran. Dolayısıyla düşük bir büyüme potansiyeli görüyoruz. Bu durumda birçok ekonomist, Çin’in ABD’yi yakalamasının daha uzun yıllar alacağı şeklinde önceki tahminlerini revize etti. Daha da önemlisi teknoloji. Çin, diğer sektörler arasında özellikle yarı iletken endüstrisinde bir açığa sahip. Bu yüzden tekrar söylüyorum, Çin ve ABD küresel ölçekte, askeri, ekonomik veya politik anlamda iki temel sütun olarak kalacaklardır, ancak ABD halen daha lider konumunu koruyor, en azından şimdilik…