21. Yüzyılın Hayalet Sınıfı: Prekaryanın Varoluşsal Dramı
Uzay genişler. Zaman akar. Madde de dönüşmek ister. Isaac Newton’ın eylemsizlik yasasının birinci maddesi, duranın durmak, hareket edenin de hareket etmek istediğini söyler. Statik bir duruş değil ama dinamik bir eylemselliktir kâinatın galip kuvveti. Sermaye de benzer biçimde hareket etmek ister. Zira kapitalizmin tarihi dinamik bir süreçler toplamıdır. Bu tarihsel devinim, üretim süreçlerinde sürekli bir dönüşüm yaratırken, toplumsal sınıfları da yeni biçimlere sokar. Sanayi ihtilali, geleneksel lonca yapısını dağıtarak proleteryayı ortaya çıkartırken; Fordist üretim düzeni, iş güvencesini ve sendikal örgütlenmeyi güçlendiren refah devletini doğurur. Neoliberalizm ise esnek üretimi ve finansallaşmayı kutsayarak güvencesizliği yeni bir norm haline getirir. Bugün bu tarihsel dinamiğin vardığı nokta, yalnızca bir sınıfın marjinalleşmesi değil, bizzat toplumun dönüşmesidir. İngiliz iktisatçı Guy Standing 2011 yılında yayınlanan ‘The Precariat: The New Dangerous Class’ [Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf] kitabı ile popüler hale gelen prekarya kavramı, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarında çalışmak durumunda kalan, ekonomik ve sosyal olarak kırılgan bir toplumsal kesimi ifade eder. Precariat(prekarya), ‘precarious’(belirsiz, güvencesiz) ve ‘proletariat’(proleterya-işçi sınıfı) kelimelerinin bir birleşimi olarak tanımlanan, yeni bir sosyal sınıfı resmeder. Bu terim, 21.yüzyıl kapitalizminin yeni üretken öznesini tanımlar. Geleneksel proletaryadan farklı olarak, prekarya, istikrarsız çalışma koşulları, belirsiz gelir düzeyi ve örgütsüzlükle birlikte anılır. Herhangi bir sosyal güvence veya istihdam güvencesine sahip olmaksızın çalışan prekarya, ekseri gençler, kadınlar, göçmenler ve düşük gelirli aile fertlerinden oluşur. Sosyal tanınma ve destekten yoksun bırakılmış, ötekileştirilmiş, marjinalleştirilmiş ve sıklıkla ayrımcılığın hedefi olmuş bireylerin oluşturduğu bu kesim, hem şehirlerin hem de kırsalın hizmet sektörünün ana omurgasını oluşturur.
Küreselleşme, neoliberal politikalar, teknolojik ilerleme, demografik değişimler, artan işsizlik ve ekonomik eşitsizlik ile sosyal politikalardaki değişikler prekaryanın yükselişini tetikleyen temel faktörler olarak sayılabilir. 1970’lerin ikinci yarısı itibariyle hızlanan küresel ekonomik dönüşüm, karar alma süreçlerinin toplumsal yapıyla olan bağlarının zayıflamasına, sosyal ihtiyaçların göz ardı edilmesine olanak sağlamıştır. Piyasa rekabetine dayalı bir ekonominin temelleri böylece atılırken, işler ve üretim biçimleri belirsizleşmiştir. Azalan devlet müdahaleciliği ve gevşetilen sosyal güvenlik sistemleri istihdamın güvencesiz hale gelmesine, çalışma şartlarının kötüleşmesine zemin hazırlamıştır. Teknolojik ilerleme geleneksel meslekleri yavaş yavaş tasfiye ederken, yeni, daha esnek ve belirsiz işler sahne bulmuştur. Daha fazla insan geçici veya yarı zamanlı işlerde çalışmaya başlarken, daha çok kadın, daha çok yaşlı ve daha çok genç iş arayanlar arasına katılmak zorunda kalmıştır. Ekonomik krizler, işsizlik oranlarını zıplatarak insanların güvencesiz işlerde çalışmasına ortam hazırlarken, artan eşitsizlikle beraber zayıflayan sosyal bütünlük bireyleri atomize etmiş, hayatları kırılgan kılmıştır. Sosyal politikalarda yapılan değişiklikler, iş güvencesini azaltarak bireylerin sosyal haklarını ellerinden alırken, insanları güvencesiz ve belirsiz iş koşullarında çalışmaya mecbur bırakmıştır. Tüm bu süreçlerin bir sonucu olarak, yeni bir toplumsal sınıf ortaya çıkarken, iş hayatının da anlam ve içeriği yeniden tanımlanır olmuştur.
Prekaryalaşma, yalnızca güvencesiz işlerin yaygınlaşması demek olmamakta, aynı zamanda işin -daha doğrusu çalışma kavramının- bireyin yaşamı üzerindeki kontrolü daha çok ele geçirmesine karşılık gelmektedir. Çalışma kavramının klasik iş tanımlarının ötesine geçerek çok boyutlu bir nitelik kazandığı bu süreçte emek, sadece piyasa içinde ücret karşılığında yapılan faaliyetlerle sınırlandırılmamakta, aksine toplumsal ilişkiler, bireysel gelişim ve kültürel üretimle iç içe geçmiş bir olguya dönüşmektedir. Çalışma artık sadece bir geçim kaynağı olmanın ötesinde, toplumsal aidiyet, bireysel kimlik ve otonomi arayışıyla iç içe geçmiş bir pratik halini almaktadır. Dijitalleşen kapitalizm, çalışma süresini esnekleştirmek adı altında işi sınırsız hale getirirken, işçileri artık yalnızca mesai saatlerinde değil, serbest zamanlarında da üretken olmaya zorlamaktadır. Geleneksel üretim ilişkilerinde iş, belirli bir zaman dilimine ve mekâna bağlıyken, bugün algoritmalar tarafından yönetilen emek, 7/24 takip edilerek optimize edilmektedir. Bu bağlamda, hizmet sektörü çalışanları (restoran ve kafe çalışanları, market çalışanları, temizlik işçileri, kuryeler, çağrı merkezi çalışanları ve turizm sektörü çalışanları), yazılımcılar ve tasarımcılar, yazarlar ve çevirmenler, editörler ve redaktörler, grafik tasarımcılar, fotoğrafçılar ve kameramanlar, platform işçileri (Uber sürücüleri, Yemeksepeti vb. kuryeleri, TaskRabbit işçileri gibi), tarım işçileri, inşaat işçileri, ev işçileri, bakıcılar, sanatçılar ve müzisyenler (sokak müzisyenleri ve sosyal medya performansçıları dâhil), akademisyenler ve araştırmacılar ya prekaryalaşmakta ya da çoktan bu sınıfa mensup olmaktadır. Ne tam anlamıyla işçi ne de serbest meslek erbabı olan bir kesim girişimcilik retoriği altında kendi güvencesizliğini yönetmeye zorlanırken, çalışma sürelerinin belirsizleştiği bir hayat normalleştirilmektedir. Tam da bu sırada ‘platform kapitalizmi’ olarak kavramsallaşan bir süreç hayatımıza girerken, yeni bir denetim-gözetleme mekanizması yükselmektedir. Amazon gibi e-ticaret platformları, Uber gibi ulaşım platformları, Yemeksepeti gibi yemek sipariş platformları ve Upwork gibi freelance platformları, iş süreçlerini parçalara ayıran yeni bir iş modeli ortaya çıkarırken, algoritmik yönetim ve gözetim mekanizmaları aracılığıyla asimetrik bir güç yapısı oluşturmakta; toplu pazarlık, sendika ve iş güvencesi gibi geleneksel işçi haklarından yoksun, esnek ve belirsiz bir istihdam modeline yol açmaktadır. Vaktiyle iş güvencesi ve sosyal haklar talep eden çalışanların, bugün esnek çalışma adı altında haklarından vazgeçmeye ikna edilmiş olması şaşırtıcıdır. Bu noktada bireyselleşmenin kilit bir kavram olduğu tartışılmaz.
Geleneksel proletaryanın, kolektif örgütlenme gücü ve bilincine karşılık, prekaryanın atomize olmuş bir toplumsal kategori olarak iş güvencesizliğini nihayetinde bireysel yetenek eksikliği olarak içselleştirmesi şaşırtıcı kaçmamaktadır. Başarısızlık, sistemik bir problem olarak ele alınmak yerine, bireyin yetersizliğinden kaynaklanıyormuş gibi sunulurken, esneklik ve bağımsızlık mitleri sömürü ilişkilerini perdelemektedir. Kendi işinin patronu olmaya çalışan, özgür çalıştığını sanan geniş kitlelerin üzerindeki koruyucu mekanizmanın tasfiye edilmesi nihayetinde bireyin kendi güvenliğini sağlamaktan sorumlu tutulduğu denetimsiz bir piyasa tahakkümünü normalleştirmektedir. Marx’ın ‘yedek iş gücü ordusu’ kavramını hatırlatan bu yeni düzen, her an daha ucuz ve daha hızlı çalışmaya hazır milyonlarca bireyin olduğu bir piyasayı beslemektedir. Böylece çevrimiçi iş platformları, yapay zekâ destekli işe alım sistemleri aracılığı ile örgütlenen esnek işgücü, prekaryanın sadece yerel sınırlar içinde değil, aynı zamanda küresel seviyede de kontrol altında tutulmasını sağlamaktadır. Bu noktada eğitim sistemindeki dönüşüme değinmek gerekir. Eğitim kurumları artık bireyleri toplumsal bir mobilite aracı olarak güçlendirmek yerine, prekaryayı besleyen bir park alanına dönüşmüştür. Resmi işsizliğin ötelendiği, yeteneklerin köreltildiği bir endoktrinasyon merkezi olarak okullar önce ilgisiz ebeveynlere boş zaman sağlayıcı, sonra da düzene muti vatandaş yetiştiren bir üretim bandı olmaktadır. Kamusal bir hak olmaktan çıkıp gün geçtikçe piyasa odaklı olan yüksek eğitim, nihayetinde emek piyasasından nadiren karşılığı alınabilen lüks bir yatırıma dönüşmektedir.
Eğitim artık bireyleri beceri ile donatan bir mekanizma değil, onların prekarya içinde konumlanmasını sağlayan bir filtreleme aracı haline gelmiştir. Bu bağlamda, modern eğitim sistemi, ekonomik fırsat eşitliği yaratmak yerine, prekaryalaşmayı derinleştiren yapısal bir unsur işlevi görmektedir. Üniversite diploması bireyleri güvence altına alan bir araç olmaktan çıkıp, borçlanma aracı haline gelirken; eğitim politikaları sertifika ve akreditasyon süreçleriyle emeğin değersizleşmesine katkıda bulunan rekabet aygıtlarına dönüşmektedir. Akademik ve mesleki eğitim süreçleri sosyal eşitsizlikleri yeniden üretirken, alt sınıfların eğitim sistemine erişimini sınırlamakta, böylece güvencesiz çalışma biçimlerine geniş kitleleri mahkûm etmektedir. Bu noktada, kendini yeniden üretebilmek adına kültürel ve psikolojik bir hegemonya inşa etmek zorunda olan kapitalizmin, bireyi homo-economicus’a eşitleyen materyalist ontolojisinin, prekaryalaşmayı sadece bir ekonomik model olarak değil aksine bir yaşam biçimi olarak sunabilmesini sağlayan bir unsur olarak kültür endüstrisinden bahsetmek gerekir. Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürleri Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer tarafından ortaya atılan kültür endüstrisi kavramı, kapitalist toplumlarda kültür ve sanatın kitlesel üretimi ve tüketimiyle birlikte metalaşması, standartlaşması ve bireylerin manipülasyon süreçlerini ifade eder. Böylece, insanların gerçek sorunlarla ilgilenmesi engellenirken, mevcut toplumsal düzen devam eder. Güvencesizlik ve belirsizlik sarmalında, korku ve kaygı empoze edilerek yaşatılan böyle bir sınıfın yüzeysel söylemlerin manipülasyonu altında, içinde olduğu şartların kök sebeplerine inemeden geçirdiği her gün, nihayetinde popülist bir söylemin payandasına dönüşmesi de kaçınılmazlaşmaktadır. Bu temelde, kültür endüstrisi ile manipüle edilmiş, eğitim politikaları ile filtrelenmiş, bireysellik adına atomize edilmiş, mekânsal olarak ayrık, kültürel olarak dağınık böylesi bir kitlenin sınıf olarak tanımlanması bile imkânsızlaşmaktadır. Zira prekaryanın toplumsal bir sınıf olarak tanımlanmasını imkânsızlaştıran bu parçalanmış yapı, yalnızca ekonomik güvencesizlikle değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel hegemonya mekanizmalarıyla da pekiştirilmektedir.
Sonuç olarak, popülist-hedonist-faydacı bir kültür altında şekillenen bu kitlenin, sırf sömürülüyor diye kendi içinde ittifaklar oluşturması, bir kimlik inşa etmesi mümkün değildir. Prekarya sadece ekonomik kırılganlıklarıyla değil, belirsizlik içinde sıkışmış bir kimliksizlik haliyle kuşatılmıştır. Ne tam anlamıyla işçi sınıfına ne de sermaye sahiplerine ait olan bu kitle, sürekli değişen iş kollarında, süreksiz sözleşmelerle ve geleceği öngörülemez biçimde çalıştırılırken, varoluşsal bir farkındalık geliştiremeyecek biçimde hem meşgul edilmiş, hem de koşullandırılmıştır. Nihayetinde bu bilinçsizleştirme hali, olası bir toplumsal hareketi imkânsızlaştırırken, öngörülen diyalektik materyalizmi de yanlışlamaktadır. Yani hegemon sınıfın tez, üretici sınıfın anti-tez olduğu, bu iki sınıf arasındaki çatışmanın kendi sentezini, yani yeni bir üretim sistemini/hegemonu/üretici sınıfı doğuracağı düşüncesini doğrulamamaktadır. Dolayısıyla prekaryanın geleceği, onun pasif bir kabulleniş mi, yoksa örgütlü bir karşı duruş mu sergileyeceğinden öte bir noktada durmaktadır. Küresel kapitalizmin bir optimizasyon problemi olarak görüp, algoritmik bir çözüme kavuşturduğu bu geniş kitle, ekonomiyi iş hayatını aşan bir yaşam biçimi haline dönüştürdüğü oranda sistemik bir risk olmaktan çıkmaktadır. Dolayısıyla prekaryanın, hegemonyayı dönüştürücü bir anti-tez olmaktan ziyade, ekonomik bir illüzyon aracılığı ile, pazara düştüğü o uğursuz günü unutan, yeni bir köleye karşılık geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
