Ey Ahali, Gündemi Boğuyorlar, Verini Çalıyorlar!

Öncelikle sosyal medya sayesinde 2000’li yıllarda tanıdığımız birçok kişiyle yeniden karşılaştık. İlkokul arkadaşlarımızla kendimizi mukayese etmek yetmedi, Instagram sayesinde Kaliforniya’daki mankenle, Milano’daki modellerle bile kendimizi kıyaslama derdine düştük. Sonuç? Herkes elindekinden ve kendisinden feci halde mutsuz. Ne yapsak yetmiyor. Algoritmalar, sürekli mutlu etme vaadiyle aslında mutsuzluk pompalıyor. “Kafa dağıtmak” için girilen sosyal medyada beynimizi eritecek içerikler üst üste geliyor. İçerik bolluğu içinde dingin bir kafaya sahip olmanın sırrı: Doğada vakit geçirmek ve iş ile araştırma dışında internet kullanımını minimuma indirmek. Kısaca, patronun kim olduğunu bilmek ve algoritma savaşlarında yem olmamak. O meşhur sözü hatırlayalım: “Eğer bir şey bedavaysa, ürün sensin.”
Gündemin hızı rastantı değil

Karşılaştırmalı Edebiyat ve Medya İletişim Sistemleri mezunu 15 yıllık bir gazeteci olarak her kelimenin, her sembolün önemi büyük benim için. Hiçbir şey sıradan ve rastlantısal değil. Son aylarda yaşananlara baktım: Bitmeyen bir gündem. Böyle hızlı bir gündem hiç görmemiştim. Türkiye’den aşina olduğumuz gündem hızının kat be kat fazlası dünya gündeminde. Ağustos ayları İngiltere de ve Avrupa’da tatil ayıdır. Fakat bitmeyen bir mesaj ve açıklama bombardımanı var.

ABD Başkanı Donald Trump’ın mesajları, tweetleri ve atışmaları gündemi tamamen domine ediyor. Trump, kendisinden başka hiçbir şeyin konuşulmasına izin vermiyor, yaklaşık 8 ayda 8 yıllık gündemi sıkıştırmaya çalışıyor. Biz gazetecilerin bile yetişmekte zorlandığı bu gündem bombardımanının aslında ciddi bir stratejinin ürünü olduğunu düşündünüz mü? Düşünmelisiniz!

Steve Bannon ve “Flooding the Zone” stratejisi

Yaşadıklarımız, 79 yaşındaki bir emlak zengininin hırsından çok daha fazlası; bu bir kitle iletişim stratejisi. Mimarı ise 71 yaşındaki ABD’li siyasi stratejist ve medya yöneticisi Steve Bannon. Harvard Business School mezunu olan Bannon, 2016-2017 yıllarında Trump’ın baş stratejisti olarak görev yaptı. Bu yüzyılın Goebbels’i olduğunu söylemek yanlış olmaz. 2010’larda çok etkili bir kitle iletişim stratejisi geliştirdi ve “flooding the zone” yani “gündemi boğma” stratejisiyle hepimizi bilgi karmaşasına sürükledi.

“Flooding the zone”, belirli bir konuda aşırı bilgi, haber, iddia veya içerik yığarak muhatapları dikkat dağınıklığına ve bilgi kirliliğine sokmak demek. Böylece önemli detaylar gözden kaçıyor, halk düşünmeye ve tartışmaya fırsat bulamıyor. Stratejinin özü şu: O kadar çok ışık tut ki, herkes sonunda kendi önünü bile göremez hale gelsin. Gereksiz bilgiler, atışmalar, polemikler, siyasi çıkışlar, hakaretler, kavgalar, yeni ortaklıklar, savaş söylemleri, ardından barış mesajları, sonra yeniden yakılan köprüler… Size tanıdık geliyor mu?

Çocukluğumuzun Yaşar Kurt şarkısından bir söz gelir aklıma: “Kapat televizyonu anne, seni de kandırıyorlar.” Şimdi bunu sosyal medyaya uyarlayabiliriz.

Veri madenciliği ve mahremiyetin ihlali

Kapımız çalınca “Sen kimsin?” deriz, telefon açan tanımayınca kapatırız. Ama internet üzerinden en mahrem bilgimizi bile isteye paylaşıyoruz. Önce Facebook’a tüm geçmişimizi yükledik, yetmedi Instagram’a her hareketimizi raporluyoruz. Yediğimiz kekten, giydiğimiz mayoya kadar haberleri oluyor. “Aman canım, ne var bunda?” diyebilirsiniz ama işler asla bu kadar masum değildir.

Bilgileriniz bir veri madeni oluşturuyor. Hissettikleriniz, duygularınız algoritmalar tarafından analiz edilip, tahrik edilmek ve yönlendirilmek üzere kodlanıyor. Duygu ve düşünce haritanız çıkarılıyor. Bugün bunlar yapılıyor, farkında olmasanız da.

Mesela, Facebook veya ChatGPT gibi platformlar en mahrem sırlarımızı dinliyor. ChatGPT’ye sırlarımızı açıyoruz, destek alıyoruz. Peki, en gizli sırlarınızı paylaştığınız yapay zekâ platformlarının bir gün aleyhinize delil topladığını düşündünüz mü?

OpenAI CEO’su Sam Altman yakın zamanda şöyle dedi: “Eğer ChatGPT’ye en hassas şeylerinizi anlatırsanız ve sonra bir dava ya da benzeri bir durum olursa, bu konuşmaları sunmamız istenebilir.” Altman devam etti: “Şu anda bir terapist, avukat ya da doktorla konuşursanız yasal gizlilik hakkınız vardır. Ama ChatGPT ile konuştuğunuzda bu henüz netleşmedi. Yapay zekâ ile yaptığınız konuşmalarda da benzer gizlilik hakkı olmalı.”

Yani çağımızın “Güzin Abla”sı sandığımız ChatGPT sandığınız kadar güvenilir olmayabilir. Bir kez daha düşünmekte fayda var.

Ulusal güvenlik ve Microsoft’un veri skandalı

Kişisel verilerin kolayca el değiştirmesi aynı zamanda büyük bir ulusal güvenlik sorunu. Bunun en iyi örneği bu hafta ortaya çıktı: Microsoft’un, İsrail ordusu için milyonlarca Filistinlinin telefon görüşmesini depoladığı ortaya çıktı.

Tel Aviv merkezli +972, Local Call ve The Guardian işbirliğiyle yürütülen araştırmaya göre, bu veriler İsrail askeri istihbarat birimi Birim 8200 tarafından Gazze’deki ölümcül hava ve kara saldırılarında istihbarat amaçlı kullanıldı. Üç istihbarat kaynağı, son iki yıldır bulut tabanlı verilerin saldırı planlamasında rol aldığını belirtti. Ayrıca verilerin Batı Şeria’daki alıkoyma ve saldırılar için de kullanıldığı ifade edildi.

Microsoft çalışanlarından bazılarının Birim 8200 eski mensubu olduğu ve işbirliğinin bu nedenle kolaylaştığı belirtildi. Sızdırılan belgelere göre Temmuz 2025 itibarıyla yaklaşık 11.500 terabayt veri İsrail ordusuna ait olup, büyük kısmı Hollanda’daki Microsoft sunucularında, bir kısmı ise İrlanda ve İsrail’de saklanıyor. Bu miktar yaklaşık 200 milyon saatlik telefon görüşmesine eşdeğer. Kayıtların ne kadarının doğrudan Birim 8200 tarafından depolandığı bilinmiyor.

Şimdi tüm bu anlattıklarımın ardından hem kişisel verilerimizin hem de ulusal verilerimizin güvenliğini yeniden düşünme ve harekete geçme zamanı.

Geleceğin savaşları veri madenleri ve siber meydanlarda yapılacak; bu yüzden çok dikkatli olmamız gerekiyor.