İngiltere’nin Filistin’e şartlı desteği ne anlama geliyor?

İnsanlık göz göre göre yaşanan soykırıma ne kadar seyirci kalabilir? Halkın yükselen tepkisi karşısında Filistin’i resmen tanımak, soykırımı sonlandırmak için yeterli mi? Tabii ki değil!

İngiltere, 29 Temmuz 2025 itibariyle belki de dış politikası açısından en önemli kararlarından birini açıkladı. Başbakan Keir Starmer, İsrail’in ateşkes sağlaması halinde Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin’i resmen devlet olarak tanıyacağını duyurdu.

Açıklama içerisinde İngiltere’nin; Gazze’de devam eden insani krizin sonlandırılması, destek erişiminin hızla artırılması, kuşatma ve işgale son verilmesi, Batı Şeria’daki ilhak planlarının terk edilmesi ve iki devletli çözüm sürecine bağlılık çağrısı da yer aldı.

Ayrıca Hamas’ın rehineleri bırakması, ateşkesi kabul etmesi, silahsızlanması ve Gazze yönetiminde rol almaması gerektiği belirtildi. İngiltere’nin bu adımı önemli, çünkü Filistin’i resmen devlet olarak tanıması halinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda veto hakkına sahip beş ülkeden ikisi, Çin ve İngiltere, Filistin’i devlet olarak kabul etmiş olacak.

Kanada, Malta ve Yeni Zelanda… 

İngiltere’nin Filistin adımının ardından Kanada, Malta ve Yeni Zelanda da Filistin’i resmen devlet olarak tanımaya hazırlandıklarını duyurdu. Bu açıklamalar, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü operasyonlara ve uluslararası toplumun artan tepkisine karşı, Eylül 2025’te düzenlenecek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na odaklanan yeni bir diplomatik hattı işaret ediyor.

Netanyahu rejimi için verilen kredinin sonuna gelinmiş olacak ki, artık liderler kendi halklarını teskin etmeye yönelik birbiri ardına açıklamalarda bulunma ihtiyacı hissediyor.

Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz hafta Fransa da sonunda Filistin’i resmen tanıyacağını açıklamıştı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 24 Temmuz 2025 tarihinde yaptığı açıklamada Filistin’i tanıyacaklarını duyururken şu ifadeleri kullandı:

“Fransa, barışa giden yolu yeniden açmak için üzerine düşeni yapacaktır. Bu nedenle, Filistin devletini tanıma zamanının geldiğine inanıyoruz.”

Macron ayrıca Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’a gönderdiği mektupta da şu ifadeye yer verdi: “Bu karar, iki devletli çözüm vizyonuna olan bağlılığımızın bir ifadesidir. Tanıma adımımız, barış sürecine dönülmesi için bir fırsat yaratmalıdır.”

Balfour’dan bugüne

Tarihsel olarak İngiltere’nin adımı son derece önemli. Hatırlayalım, bugün mevcut İsrail devletinin temelleri 1917 yılında Londra’daki Dışişleri Bakanlığı koridorlarında atılmıştı. Balfour Deklarasyonu, 2 Kasım 1917 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından yazılan ve Londra’daki Siyonist lider Lord Rothschild’e hitaben kaleme alınan tarihi bir mektuptur. Bu belge, modern Orta Doğu’nun siyasi haritasını derinden etkileyen ve Filistin toprakları üzerindeki çatışmanın köklerinden biri sayılan çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihi belgede şu ifadeler yer almıştır:

“Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasını olumlu karşılamakta ve bu hedefin gerçekleşmesi için çabalarını sürdürecektir; ancak Filistin’de yaşayan gayriyahudi toplumların sivil ve dini haklarına halel getirilmemesi ve başka herhangi bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklar ve siyasal statülerinin zarar görmemesi gerektiği de açıktır.”

Şimdi, arada geçen 100 yılı aşkın sürede İngiltere ve Fransa sonunda Filistin’i devlet olarak kabul etmeye hazır görünüyor. Bunun asıl sebebi, özellikle İsrail’in soykırımının durmaksızın devam etmesi ve Avrupa’da halk arasında adeta infial yaratacak boyutlara gelmesi.

Netanyahu rejimi, kendisine Batılı devletlerin verdiği krediyi, bu devletlerin saygınlıklarını azaltacak, olanları kendi halkları nezdinde sorgulatacak uygulamalarla tüketmeye devam etti.

Sosyal medyada canlı yayınlanan soykırım

Körfez Savaşı, dünya tarihinde televizyonlardan canlı yayınlanan ilk savaş olarak biliniyor. Gazze’deki soykırım ise bugün, dünya tarihinde sosyal medya üzerinden canlı yayınlanan ilk soykırım olma özelliği taşıyor. O kadar çok belge ve doküman var ki, ileride bu işlerde dahli olan tüm siyasilerin farklı ülkelerde yargılandığını görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Önümüzdeki dönemde, giderek Netanyahu ile isimlerinin anılmasından rahatsız olan liderler göreceğiz. Dünya çapında İsrail’deki rejimin desteği, en azından kamuoyu nezdinde çökmüş durumda. Halklar içerisindeki artan rahatsızlık, esasen sosyal kontrata dayalı olarak bireylerin kendi devletlerine olan bağlılığını da sarsacak ölçüde. Bugün Filistin’de yaşananları gören çoğu Avrupalı, bu zamana kadar Netanyahu rejimini koşulsuz şekilde desteklemiş Batı’nın ahlaki üstünlüğünü kaybettiğinin farkında.

Dahası, halklar vicdanlarının çağrısına uyarak liderlerini net bir şekilde uyarıyor. Mesele esasen sadece Filistin’de değil; Filistin adaletsizliğin, zulmün karşısında duruşun bir simgesi haline gelmiş durumda. 2020’den bu yana Batı’da halklar ciddi bir uyanış içinde. Bunu sıklıkla tekrar ediyorum. Bir anlamda aradaki perdelerin kalktığı ve insanların daha net bir şekilde olan biteni gördüğü yeni bir dönem başlamış durumda.

“Halk ne de olsa anlamaz, üç beş gazetede ve TV’de resmi söylemi tekrar ederiz, böylece işler devam eder” diye düşünenlerin yanıldığını söylemek lazım.

Almanya örneği: Merz’in daveti tartışma yarattı

Bakmayın ABD Başkanı Donald Trump’ın Netanyahu ile durmadan görüşüp poz vermesine. Avrupa’da ülkelerinin bu konuda adlarının anılmasından rahatsız olan milyonlar var.

Bu konuda Almanya’ya bakmak yeterli: Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, hakkında savaş suçu ve soykırım suçlamaları bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Berlin’e davet etmeyi teklif etmesi, ülkede hem kamuoyunda hem de hükümet içinde büyük tartışmalara yol açtı.

Reuters’ın 22 Temmuz 2025 tarihli haberine göre, Merz, Netanyahu’yu Berlin’e çağıran az sayıdaki Batılı liderden biri olurken, bu girişim Almanya’daki üçlü koalisyon hükümetinde de ciddi görüş ayrılıklarına neden oldu. Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller Partisi, Merz’in adımını hükümetin resmi dış politikasıyla çelişen bir tutum olarak değerlendirdi. SPD sözcüsü, “Merz’in Netanyahu’ya verdiği açık destek hükümetimizin dış politikasıyla çelişiyor” derken, Yeşiller ise Netanyahu’yu davet etmenin, hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde soykırım ve savaş suçları nedeniyle tutuklama talebi bulunan bir lidere meşruiyet kazandırma riski taşıdığı uyarısında bulundu. Kısacası artık kimse adının Netanyahu ile birlikte anılmasını istemiyor.

Tanımak yeterli mi?

Tabii ki değil. Dünyada hâlihazırda 147 Birleşmiş Milletler üyesi ülke, aslında Filistin’i zaten tanıyor. Bu adımların, İsrail rejimine koşulsuz destek veren Batı için önemli olduğunu kabul ediyorum. Fakat ortada Netanyahu rejimine Batı desteği devam ederken, soykırıma imkân sağlayan askeri mühimmat ve teknoloji koşulsuz bir şekilde verilirken, tek başına Filistin’in tanınmasının ne kadar faydası olabilir?

Öncelikle Netanyahu rejiminin ciddi şekilde uluslararası yaptırımlarla köşeye sıkıştırılması, sert ültimatomlarla dize getirilmesi gerekiyor. Kısacası sadece Filistin’i devlet olarak tanımak yeterli değil.

Soykırımın büyüklüğü

Hâlihazırda Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre İsrail rejiminin Gazze’de öldürdüğü kişi sayısı 60 bini aşmış durumda. 145 bin insan yaralı. Uzuvları kopmuş, enkazdan çıkarılmış, şimdi de hastalık ve açlıkla karşı karşıya kalan 145 bin yaralı Filistinli var. Toplamda 18 bin 500 çocuğun öldürüldüğü tahmin ediliyor. 5 yaşın altında 320 bin çocuk açlıkla karşı karşıya.

Görünen o ki, gıda yardımı dağıtma işini Birleşmiş Milletler’in elinden alan İsrail rejimi, evlerini başlarına yıktığı, bombalardan sağ çıkan halkı bu kez açlık ve susuzlukla ortadan kaldırmaya çalışıyor. Biz burada Filistin’i tanıdılar diye sevinirken, bir günde 115 Filistinli daha öldürülüyor. Batı’nın egemen devletleri iki devletli çözümü bir 10–20 yıl daha müzakere etmeye kalkarsa, bu gidişle zaten uygulanan soykırımın neticesinde ortada bir Filistin halkı da kalmayacak.

Batı büyük bir yanlıştan dönebilir. Bu hâlen mümkün. Gereken tek şey, liderlerin resmi konutlarının bulunduğu sokaklarda pencerelerini açıp halklarının sesine bir kez olsun kulak vermeleri. Belki böylece tarihin karanlık sayfasında yer almaktan kurtulabilirler.

Barış, huzur ve sevgiyle kalın!