Şimdi Avrupa düşünsün: Grönland’dan çıkarılacak dersler
Kendimi bildim bileli bölgemizde bir savaş var. Televizyonda ilk hatırladığım görüntü, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışıdır. Almancı bir ailenin en küçük çocuğu olarak bu gelişme beni yakından ilgilendiriyordu. Ancak çok geçmeden, dünyanın ilk canlı yayınlanan savaşı olan Birinci Körfez Savaşı kapımızı çaldı.
Çocukluğumun geçtiği Mersin’de, bölgeye yakınlık nedeniyle o yıllarda insanların olası bir kimyasal saldırıya karşı gaz maskesi bulmaya çalıştığını hatırlıyorum. İşte içine doğduğumuz coğrafya maalesef böyle; daha doğrusu huzursuz bir yer olması için de ellerinden geleni yapıyorlar. Televizyon ekranlarında Avrupa’da karnavallar, bizim bölgemizde ise şarapneller…
Avrupa, kendi yaşadıklarını çabuk unuttu ve dünya barışı için yeterince mücadele etmedi. Hatta ideallerini Brüksel’e gömen Avrupa, el altından dünyadaki karışıklıkları destekledi. Filistin’de binlerce masum öldürülürken, soykırımcı İsrail rejimi bunu başta ABD olmak üzere AB ülkelerinin desteğiyle gerçekleştirdi. İrlanda ve İspanya hariç AB ülkeleri olan biteni sessizce izledi.
Avrupa’nın, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en karanlık yılları son birkaç yıl olarak tarih sayfalarına yazıldı. Üstelik tüm Avrupa’da İsrail rejiminin soykırımına karşı çıkanlar antisemitizmle damgalandı; tecrit edildi, dövüldü ve tutuklandı. Halklarının sesine kulaklarını tıkayan AB, bu süreçte çok ciddi bir sınavdan kaldı.
Koruyucu Hami Yanılsaması
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana güvenliğinin hamisi olarak ABD’yi görüyor. Savaş sonrasında kurulan, ABD lehine yeni dünya düzeninde Hollywood filmleri bile “dünya başı derde girerse ABD kurtarır” fikrini zihinlerimize işledi. Bir programlama tekniği neticesinde buna yürekten inananlar da var.
Ancak benim gibi yakın tarihi dikkatle izleyen ve bu “koruyucu hami” sıfatının külliyen yalan olduğunu bilenler de az değil. Türkiye ise son 40 yıldır başına musallat edilen terör meselesi yetmezmiş gibi, bir de çevresindeki kaosla uğraşmak zorunda kaldı.
Türkiye, Birinci Körfez Savaşı sonrası yaklaşık yarım milyon, Suriye’deki iç savaşın ardından ise 2011’den bu yana yaklaşık 4 milyon insana kapılarını açtı. Bunun gelişmekte olan bir ülke için sosyal ve ekonomik açıdan ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu düşünün.
Tüm bunların ardından şimdi de İran adeta kaynayan bir kazan. 1979’dan bu yana devam eden baskıcı İran rejimi, ekonomik krizin de etkisiyle halkın dayanma gücünü zorluyor. İnternetin kesildiği İran’da protestolarda 2 bin kişinin öldürüldüğü belirtiliyor. Batı medyasına göre ise bu sayı 12 bin civarında.
Büyük Pazarlık ve Yeni Dosyalar
Ne acıdır ki, 80 milyonluk köklü bir millet bugün sınırımızda ABD’den askeri müdahale yapılıp yapılmayacağını bekliyor. Türkiye’yi daha yakından ilgilendiren kısım ise İran’la ticaret yapan ülkelerin — Türkiye’nin de dahil olduğu — gümrük tarifelerinde yüzde 25 artışla cezalandırılmak istenmesi.
İran tüm kaynakları kesilerek köşeye sıkıştırılırken, Rusya tıpkı Venezuela operasyonunda olduğu gibi sus pus. Buradan anlaşılıyor ki, Alaska’da ABD Başkanı Trump ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasında bu başlıkların tamamını kapsayan zımni bir anlaşma sağlanmış. Haritalar açılmış, topraklar ve rejimler paylaşılmış…
2011 yılında, ABD’nin “kara kutusu” olarak bilinen efsanevi eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a İstanbul’da katıldığı bir toplantıda Malatya Kürecik’e konuşlandırılacak füze radarlarını sormuştum. Genç bir muhabir olarak yaptığım bu haber, Hürriyet Daily News’in manşetine taşınmıştı.
Kissinger, “Radar sistemi İran’dan kaynaklanabilecek nükleer bir tehdide karşı kuruluyor,” demiş; “ancak aynı zamanda İran’ı Batı ile yeniden müzakere sürecine çekmenin de bir enstrümanı olacaktır,” ifadesini kullanmıştı. Aradan tam 15 yıl geçti ve bugün ABD’nin İran’a müdahalesini konuşuyoruz.
Grönland Aynası
Gelelim Grönland’a… 55 bin nüfuslu, dünyanın en büyük adası Donald Trump’ın “büyük Amerika” hayallerini süslüyor. Bu zamana kadar Filistin ve Venezuela konusunda hiçbir şey yokmuş gibi davranan AB, şimdi ne yapacağını şaşırmış durumda.
Ne Grönlandlılar, ne Danimarkalılar ne de Avrupalılar ABD yönetimini istiyor. Ancak bunun ne önemi var? Trump ve Amerika’nın yeni sömürgecilik dalgası, dünyanın stratejik kaynaklarına gözünü dikmiş durumda.
Bugüne kadar güvenliğini NATO’ya emanet eden AB adeta felç geçirmiş halde. Oysa daha düne kadar Trump’ın talebi doğrultusunda savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine kadar çıkarma sözü verip birbirlerini alkışlıyorlardı. Avrupa, ilk kez tutarsızlığın ve ilkesizliğin sonuçlarıyla karşılaşıyor.
Şimdi Avrupa için öz eleştiri zamanı…
Haftaya yeniden görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın. Allah’a ısmarladık!
