Küresel Kültürel Kapitalizm: Bir Yeniden İnşa Hikâyesi
Dünya, olgular toplamıdır. Ve olgular çeşit çeşittir. Benzeşmezlerin buluşma yeri olan dünya[Ar. “dunyā” (دنيا), İng. “world” ] bu yüzden olsa gerek, ‘aşağıda olan’ anlamına gelir. Benzer mantıkla İngilizce’de worldly sıfatı, ‘manevi değerlerden uzak’ olanı nitelendirir. Sakinlerine, düşkünlüklerini aşabildiği nispette yükseliş imkânı veren dünyanın ‘çelişkilerle’ yüklü doğası, onu hem bir fırsatlar hem de tehlikeler diyarı haline getirir. Dünyanın içsel dengesinin, değişen üretim tarzları çerçevesinde yeniden kurulma gayreti olarak karşımıza çıkan medeniyet; maddi birikime savrulduğunda çatışma risklerini, insani değerlere yöneldiğinde ise anlamlı paylaşım fırsatlarını önümüze çıkarır. Bu maddi birikim süreçlerinin, ‘Kapital’de vücut bulan dinamiklerini çözümleyen Marx’ın da gösterdiği üzere, kapitalizm bir ‘içsel çelişkiler’ bütünüdür. Bu çelişkilerin odağında üretimin giderek artan toplumsallaşması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki temel uzlaşmazlık yer alır. Üretim süreçleri, kolektif emek ve iş bölümü temelinde örgütlenirken, yaratılan değerin mülkiyeti sermayedarlarda yoğunlaşır.
Bu mekanizma emek değer teorisi çerçevesinde artık değer sömürüsü ile açıklanırken, değerin yegâne üreticisi de emek olmaktadır. Kapitalist sistem, sürekli bir sermaye birikimi içindeyken, rekabet ve teknolojik gelişmeler kar oranlarını düşürme eğilimindedir. Sistemin aşırı üretim eğilimi ile geniş kitlelerin eksik tüketimi arasındaki çelişki bir diğer risk alanıdır. Bu çelişkiler, sınırsız sermaye birikimi, emeğin metalaşması ve pazarın devamlı olarak genişleme ihtiyacından kaynaklanır. Bu çok boyutlu içsel çelişkiler ağı, kapitalist sistemi dinamik, ancak aynı zamanda istikrarsız ve krizlere açık bir yapıya büründürür. Bu kırılganlıklarla yüklenmiş olan kapitalizmin, krizleri aşabilmek adına çeşitli stratejilere başvurması kaçınılmazdır. 1929 Büyük Buhranı, kapitalizmin kontrolsüz serbest piyasa mantığının çöktüğü, devlet müdahalesinin kaçınılmaz hale geldiği bir dönemi karşımıza çıkarır. 1970’lerin Stagflasyon Krizi, fordist üretim modelinin tıkanmasıyla birlikte refah devleti modellerinin geri çekildiği, neoliberal politikaların sahneye çıktığı yeni bir dönemi doğurur. 2008 Mortgage Krizi ise, finansallaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan büyük çöküş ile küresel eşitsizlik ve siyasi istikrasızlığı sahneye sürer. Bu küresel keşmekeş, kapitalizmin krizleri aşma stratejilerine aşina olanlar için oldukça tanıdık bir kavramı çağırır. Joseph Schumpeter’in 1942 tarihli ‘Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’ eserinde ortaya attığı ‘yaratıcı yıkım’ düşüncesi tam da bu noktada karşımızda belirir.
Avusturyalı iktisatçıya göre kapitalizm, doğası gereği sürekli bir değişim ve dönüşüm dinamiğine sahip olup, bu özgün niteliğini sadece ekonomik refah dönemlerinde değil, aynı zamanda derin krizlerde de açığa çıkarır. Yaratıcı yıkım, eski, verimsiz, modası geçmiş ekonomik yapıların, teknolojilerin, endüstrilerin ve iş yapma biçimlerinin yıkılması ve yerlerine yeni, daha verimli, yenilikçi ve dinamik yapıların, teknolojilerin, endüstrilerin ve iş yapma biçimlerinin yaratılması sürecidir. Ancak kapitalist sistemin işleyişi ve yaratıcı yıkım süreçleri, sadece ekonomik mekanizmalarla sınırlı değildir. Dünyaya, topluma, ekonomiye dair düşünce sistemleri, inançlar ve değerlerden oluşan ideolojiler bu süreçte önemli bir rol oynar. Zira krizleri aşmak, sistemi yeniden inşa etmek adına uygun ideolojik zeminin tesis edilmesi gerekir. İdeolojik yeniden tasarımın amacı, bireylerin bilincini kapitalist sisteme uyumlandırmaktır. Böylece kapitalist değerler içselleştirilir. Sistem doğal ve kaçınılmaz görülür. Sisteme dair eleştiriler marjinalleştirilir. Tüketim kültürü yaygınlaştırılır. Sistemik sorunlara karşı, kolektif eylem yerine bireysel çözüm arayışları öne çıkarılır. Birey böylece pasifize edilirken, yaratıcı yıkımın yıkıcı etkilerini meşrulaştırmada ve toplumsal kabulü kolaylaştırmada ideoloji kritik bir işlev üstlenmiş olur. Dönüşen üretim biçimleri krizlerin sıklığı ve derinliğini artırırken mevcut ideolojiler yetersiz kalabilir. Bu temelde, hâlihazırdaki ideolojilerin yorumlandığı, uyarlandığı ve nihayetinde yeniden üretildiği bir üretim bandına duyulan ihtiyaç ortadadır. Bu ideolojik yeniden üretim süreci, bizleri ‘kültür endüstrisi’ kavramına ulaştırır. Frankfurt Okulunun iki eleştirel düşünürü, Theodor Adorno ve Max Horkheimer, 1944’te kaleme aldıkları ‘Aydınlanmanın Diyalektiği’ (Dialektik der Aufklärung) çalışmasında, modern toplumlarda kültürün bir endüstri dalı gibi işlediğini ortaya koyar. Geleneksel halk kültüründen ya da sanat tarihi mirasından farklılaşan bu dinamik ile kapitalizm, sadece fabrika üretimini kontrol altına almakla kalmamakta; düşünceleri, arzuları ve estetik zevkleri de şekillendirebilmektedir. Böylece, yerel kültürlerin özgün formları ve alternatif yaşam deneyimleri homojenleştirilir. Eleştirel düşünce kolay tüketilebilir, oyalayıcı ve aptallaştırıcı bir eğlence anlayışı ile ikame edilir.
İnsanlar özgün deneyim ve yaratıcılıktan uzaklaştırılıp, tüketim nesneleriyle doldurulan bir dünyada kendilerine ve birbirlerine yabancı kılınır. Filmler, diziler, haberler, sosyal medya, reklamlar vb. aracılığı ile tek-elden fikirler, değerler ve makbul yaşam tarzları dayatılır. Bireycilik, rekabet, tüketim, girişimcilik, servet vb. tüm maddi değerler yüceltilirken; alternatif anlam dünyaları ötekileştirilir. Eğitim müfredatları, ders kitapları ve eğitim pratikleri aracılığı ile yeni nesiller endoktrine edilirken, ahlaki değerler piyasanın insafına bırakılır. Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın 1988 tarihli ‘Rıza Üretimi: Kitlesel Medyanın Ekonomi Politiği’(Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media) çalışması ile ortaya atılan ‘rıza üretimi’ kavramı tam da bu süreci ele alır. Medyanın görünür bağımsızlığına rağmen nasıl manipüle edildiğini Chomsky ve Herman “propaganda modeli” adını verdikleri beşli bir filtre üzerinden açıklamaktadır. Bu modele göre; kar maksimizasyonu, hissedarların beklentileri ve medya patronlarının ideolojik eğilimleri öncelikli yayın politikalarını belirler. Hakikat adına elde kalanlar bir sonraki aşamada, yani reklam verenlerin ve sponsorların beklentilerine uygun hale getirilerek tıraşlanır. Tüm bu eliminasyon süreçlerine rağmen geriye kalanlar, haber kaynağı olarak öncelik verilen resmi söylemin arkasında bırakılır. Bu üç aşamayı bir şekilde aşabilmiş olan hakikat kırıntılarının, yoğun eleştiri, baskı, karalama kampanyaları ve yasal süreçlerle karşılaşmamak adına bir otokontrol mekanizması ile önü kesilir. En nihayetinde hakikat adına elde avuçta kalanların, konjonktürel olarak şeytanlaştırılan, düşman anti-ideolojilere hizmet etmemesi, olası bir propagandaya alet edilemeyecek olması gerekir. Bu anti-ideolojilerin, bir korku ve düşmanlık atmosferi yaratılarak, kamuoyunu belirli müdahaleler konusunda nasıl mükemmelen mobilize edebildiği, yakinen tecrübe edilmiş bir vakadır.(Bkz. 9/11) Nihayetinde ve bu şartlar çerçevesinde, hâkim küresel medyanın mutlak manada özgür olduğu ileri sürülebilir! Böylece, bireyleri vicdanen rahatsız etmeyen, ahlaki ikilemlerle karşı karşıya bırakmayan, sakıncasız dünyalardan seçki haberler derleyen medyanın, toplumun konfor alanını genişleten bir ürün olarak tüketildiği- talep gördüğü söylenebilir. Bu temelde, belki de tüketim kültürü ve kültür endüstrisi arasındaki ilişkiye değinmek gerekir. Modern dünyanın anlaşılması adına kritik bir çerçeve sunan bu ikilinin, derinlikli ve içiçe geçmiş ilişkisi, kültürel üretim ve tüketim dinamiklerini anlamak adına belirleyicidir.
Tüketim kültürü, bireylerin kimliklerini, statülerini ve mutluluklarını büyük oranda tüketim yoluyla tanımladığı, tüketimin toplumsal yaşamın merkezi unsuru haline geldiği kültürel bir sistemdir. Bireylerin değeri ve başarısı, sahip oldukları ve tükettikleri ile ölçülür. Tüketim, maddi ihtiyaçların karşılanması olmaktan çıkıp, aynı zamanda sosyal statü, kişisel tatmin ve kimlik inşası adına bir araç haline gelir. Tüketim kültürü, insanın sınırlı varlığını ve ihtiyaçlarını gölgeleyip, yapay yeni arzular yaratarak kültür endüstrisine ivme kazandırır. Kültür endüstrisi de tüketim kültürünü yayarak bireylerin arzu ve ihtiyaçlarını manipüle etmekte, böylelikle kapitalist sistemin sürdürülebilirliğini sağlamak adına kritik bir rol oynamaktadır. Kültür endüstrisi, reklamlar, moda trendleri, popüler kültür figürleri ve yaşam tarzı imgeleri aracılığı ile sürekli olarak yeni arzular, tutkular ve ihtiyaçlar üretirken; tetiklenen duygular tüketim kültürünün ateşini harlamakta, bu da insanların sürekli olarak daha fazla tüketmesine neden olmaktadır. Bu noktada, döngüsel ve karşılıklı olarak besleyici olan bu ilişkinin, kapitalist piyasa ideolojisinin motoru olduğunu ileri sürmek bir abartıya kaçmayacaktır. Bu yanılsama mekaniğinin, olanı olduğu gibi kabul edebilen, kendisiyle üretken bir şekilde zaman geçirebilen, gerektiğinde yalnızlıkta huzur bulabilme ve değişen şartlardan bağımsız olarak kendi hoş tutabilme kabiliyetine erişmiş olan gerçek bireyselliği ifsat eden, sahte bir benlik iddiasına karşılık geldiği ortadadır. Zira artan yabancılaşma ve yalnızlaşma, mutluluk ve tatmini tüketimde gören bu yanılsama kültürünün anlamlı insani ilişkiler üretemediğinin teyidi konumundadır.
Bir anlam krizine karşılık gelen bu dinamiğin kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde yeni bir evreye karşılık geldiği ortadadır. 19.yüzyılın kolonizasyon dinamikleri ile içiçe geçmiş olan sanayi kapitalizminin, 20.yüzyılda reklamcılık ve kitle iletişim araçlarının da etkisiyle bir tüketim kapitalizmine dönüştüğü görülür. Nihayetinde içinde olduğumuz yüzyıl itibariyle küresel firmaların sadece bir ürün değil ama bir kimlik ve ideoloji satıyor olması ile birlikte kültürel kapitalizm olarak adlandırılan bir evreye geçtiğimiz anlaşılır. Bu yeni form, Adorno ve Horkheimer’ın kültür endüstrisi kavramının dijital ve hiper-tüketim dönemine uyarlanması olarak görülebilir. Slavoj Žižek, kültürel kapitalizmi, kapitalizmin kendini ahlaki ve ideolojik bir sistem olarak yeniden inşa etmesi olarak tanımlamaktadır. Jean Baudrillard, ‘simülakr’ kavramıyla tüketim nesnelerinin gerçeklikten koparak salt imgeler dünyasına dönüştüğünü belirtir. Küresel markalar, tüketicileriyle sadece maddi-ekonomik bir ilişki kurmamakta, aynı zamanda onlara bir varoluş biçimi sunmaktadır. Bu temelde, krizlerin kendi dinamikleri içinden aşılması demek olan yaratıcı yıkım ideolojisinin bir uzantısı olarak beliren yeni ideolojik ve kültürel formların, insanlığı nihayetinde ontolojik bir var oluş problemi ile karşı karşıya bırakması yakındır. Transhumanizm ve posthuman tartışmalarının düğümlendiği bu noktada, insanlığın mı kapitalizmi aşacağı yoksa kapitalizmin mi insanlığı aşacağı sorunsalı, anlaşılıyor ki çok yakında cevap bulacaktır.
