Yapay zekâ yazdıkça biz aptallaşıyor muyuz?
El yazısından algoritmalara uzanan yolculukta beynimizi devre dışı mı bırakıyoruz?
Bugün kışkırtıcı ve bir o kadar da elzem bir soruyu sorarak yazıya başlamak istedim. Yazının bulunduğu ilk andan bu yana keşke beynimiz üzerindeki etkilerini yakından izleyebileceğimiz bir teknolojimiz olsaydı. Yaptığımız her eylem, duyduğumuz her ses, konuştuğumuz her kelime gibi, yazdıklarımızın da beynimiz üzerinde inanılmaz bir etkisi var. Çünkü yazı yazabilmek için beyinde başlayan nöron fırtınası, parmaklarımıza kadar muhteşem bir sinir ağı ile ulaşıyor. Bütün bunlar olurken, yazma eylemi beraberinde görmeyi ve okumayı da gerektirdiği için kâğıt, kalem, kalp, beyin arasında inanılmaz bir koordinasyon yaşanıyor.
– El yazınızı eski yazdıklarınızla kıyaslayın
Fakat yazı eyleminin kendisi de zaman içerisinde değişti, dönüştü. Önce daktilolar, ardından gelen bilgisayar klavyeleri, dokunmatik ekranlar…
Şimdi sizle küçük bir deney yapacağız. Hemen bir not defterine aklınıza ilk gelen şeyleri yazın. Ne olduğu önemli değil. Sonra bu yazdığınızı, eski mektuplarınızla, ders notlarınızla filan kıyaslayın. Yazınızın aradan geçen zaman içerisinde, eğer düzenli olarak günlük yazmıyorsanız, sürekli klavye kullanmanız nedeniyle nasıl da ilkokul 5. sınıf seviyesine düşmüş olduğunu göreceksiniz. Bir dönem inci gibi yazabiliyor olsanız da, unutmayalım ki belli bir süre boyunca kullanılmayan beceriler körelir. Bu, çok iyi bildiğimiz ama gözlemleyince şaşırdığımız gerçeklerden.
– Yazdığını hatırlamayan ChatGPT kullanıcıları
Tüm bunların üzerine şimdi hayatımıza bir anda yapay zekâ yazılımları girdi. Artık haber ajanslarının bile yapay zekâya yazdırılmış haberleri bir kez bile okumadan yayımlandığı bir dönemdeyiz. Peki, hayatımıza giren ve koşulsuz kabul ettiğimiz her yenilik gibi, bunun da insan beyni üzerinde bir etkisi olacak mı? Daha doğrusu, olmaz mı? İşte bununla ilgili sorular bir süredir zaten kafamı kurcalarken, beklediğim araştırma MIT Media Lab’den geldi. 2024 yılında EEG temelli bir araştırma kapsamında, 18–39 yaşları arasındaki 54 kişi üç gruba ayrılarak izleniyor.
Yalnızca kendi düşünceleriyle yazanlar, Google araması kullananlar ve ChatGPT’den yardım alanlar… Katılımcılardan SAT tarzı denemeler yazmaları isteniyor ve yazım süreci boyunca beyin aktiviteleri 32 bölgede EEG ile ölçülüyor.
Araştırmanın sonuçları oldukça ilginç; ChatGPT kullanan grubun beyin aktivitesi, yürütücü işlev, dikkat ve fikir üretimi açısından en düşük seviyede çıkıyor. Yazdıkları metinler öğretmenler tarafından “ruhsuz” ve “tekdüze” olarak değerlendiriliyor.
Dahası, aynı kişilerden daha sonra yapay zekâ kullanmadan yazmaları istendiğinde, bir önceki yazdıklarını hatırlayamıyorlar. Beyinlerinde hafıza ve kavramsal işlemeye dair zayıf sinyaller kaydediliyor.
Buna karşın, kendi başına yazan grup yüksek beyin bağlantıları gösteriyor. Özellikle alfa, teta ve delta dalgaları; yaratıcılık, hafıza yükü ve anlamlandırma süreçlerinde yoğun bir aktivite görülüyor. Yine bu grup, yazdıklarına sahip çıkıyor, tatmin oluyor. Herhangi bir hafıza problemine de rastlanmıyor.
– Düşünme refleksimizi feda ediyoruz
Araştırmanın liderliğini yürüten ve TIME dergisinin de görüşlerine yer verdiği Nataliya Kosmyna’nın ifadeleri ise çok çarpıcı bir uyarıyı içeriyor:
“Henüz beyinleri gelişmekte olan gençlerde yapay zekâya erken yaşta bağımlılık, uzun vadeli bilişsel gelişimi sekteye uğratabilir. Kolaylık uğruna düşünme refleksimizi feda ediyoruz.”
Kısacası, yoğun bir şekilde ChatGPT ve benzeri yapay zekâ sistemlerinin özellikle yazı yazmak için kullanılması, beynimizin kritik düşünce kapasitesini erozyona uğratabilir.
Şimdi tekrar yazının başında sizden istediğim küçük deneye dönelim. El yazısını klavye ile yazarken feda ettiğimizde yaşanan kaybı düşünelim. Farkında olmadan yaşanıyor bu kayıp. Siz yeni bir gelişmeye adapte olurken, kullanılmayan becerilerin kaybolması beynimizin yeniden yapılanması yoluyla gerçekleşiyor. Sistem boşluğu affetmiyor. Beyin bağlantı kurmakta gecikmiyor. Ama işlevsizleştirilen alanlar çoraklaşıyor.
Şimdi çocuklarımızın durumunu düşünelim. Henüz beyin–el koordinasyonu bile gelişmeden ellerine tutuşturulan tabletlerle büyütülmeye çalışılan bir nesil, şu anda ödevlerini yapay zekâ üzerinden yapıyor. Tabii ki, o çocukların da bizim gibi sadece Meydan Larousse karıştırmasını beklemiyoruz. Fakat tüm bunlar yaşanırken, hazırcılığın, az çabayla maksimum performans hedefinin bir karşılığı da elbet var. Kendi bilgi birikimimizi, araştırmamızı, ifadelerimizi sayfalara dökemiyorsak, yapay zekânın yaptığı işten dolayı beynimizin gelişmesini bekleyebilir miyiz?
– Ne yapmalı?
İleride yüzlerce e-maile cevap vermiş, binlerce makale yazmış insanların, dün ne yediği gibi basit bilgileri hatırlayamadığına rastlarsak, bu şaşırtıcı olmayacak gibi görünüyor.
Dahası, beyinleri henüz gelişmekte olan çocukların nasıl bu durumla başa çıkacağı meselesi de ortada duruyor.
Peki, ne olacak? Sosyal medya hengâmesi içerisinde “farkındalık” ve “meditasyonun” yükselmesi gibi, belki bu yapay zekâ kolaycılığı da bu kez gerçek anlamda “okumanın” ve “yazmanın” önemini daha da artıracak. Tıpkı bugün Amsterdam’da sırf insanlar sosyalleşebilsin diye telefonsuz kafelerin açıldığı gibi, belki yapay zekâsız yaratıcı yazım atölyelerine ihtiyaç duyulacak. İnsan, düşünmeden içine daldığı bu ormanda, belki giderek kaybettiklerinin ne anlama geldiğini anlayacak.
Okullarda belki bundan sonra daha çok yaratıcı yazım ve okuma dersleri olacak.
Belki bir grup insan tüm işlerini yapay zekâya yüklerken, gerçekten yazmaktan zevk alanlar yine aynı şekilde yazmaya devam edecek.
Şimdi tüm bu tartışmaların ışığında aynı soruyu bir kez daha soruyorum:
Yapay zekâ yazdıkça biz aptallaşıyor muyuz?
