Ekonomik Yaptırımlar: Hegemonik Çıkarların Görünmez Silahı

Modernite toplumsal ilişkilerin geleneksel yapısını altüst ederken, uzmanlaşma ve fabrika sistemi üretim biçimlerini kökten değiştirdi. Ekonominin toplumsal yaşamın merkezine yerleştiği bu yeniçağ ile birlikte daha önce hiç yaşanmamış bir küresel bağımlılıklar dönemi de böylece başlamış oldu. Kitlesel üretimi mümkün kılan teknolojik gelişmelerin, kıt kaynakların bölüşüm sorunsalı altında çok geçmeden kitle imha silahlarını sahneye sürmesi kaçınılmazdı.

Böylece savaşların yıkım potansiyeli sıra dışı biçimde artarken, karşılıklı imha riskinin hiç olmadığı kadar yükselmiş olduğu bir eşiğe dünya savaşları ile gelinmiş oldu. Karşılıklı imha tehdidi, uluslararası ilişkilerde caydırıcılığın yeni bir biçimi olarak ekonomik yaptırımların yükselişine zemin hazırlarken, modern tüketim kültürü ve maddi refah beklentileri de, yaptırımların geniş kitleler üzerindeki olası etkisini işler kıldı. Ekonomik yaptırımların uluslararası ilişkilerde artan kullanımı, bu araçların etkinliği, meşruiyeti ve etik boyutları konusunda önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Sıklıkla demokrasiyi teşvik etme, insan haklarını koruma ve uluslararası hukuku savunma gibi gerekçelerle meşrulaştırılan yaptırımların sunulan söylemin ötesinde unsurlar içermesi kaçınılmazdı. Örneğin, beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerinde siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda mutlak bir tahakküm kurduğu, sistematik bir ayrımcılık rejimi olan Güney Afrika’daki apartheid düzenine yönelik ekonomik yaptırımlar, ifade ettiğimiz dinamiklerin somut bir örneğini vermekteydi. 1948’den 1994’e kadar hüküm süren bu ırkçı rejime karşı ABD’nin oldukça geç tepki geliştiriyor olması, güç ve çıkar ilişkilerine dair önemli bir ders niteliğindeydi. ABD’nin apartheid rejimine yönelik yaptırımları, “insan hakları” retoriğiyle sınırlı kalmayan, derinlemesine jeopolitik ve ekonomik hesaplarla şekillenmiş bir stratejiydi. Soğuk Savaş’ın kutuplaştırıcı atmosferinde, Sovyetlerin Afrika’daki anti-emperyalist söylemini dengeleme ihtiyacı, nihayetinde ABD’yi apartheid karşıtı hareketlerle ittifaka zorladı.

Afrika Ulusal Kongresinin sosyalist eğilimleri ve Sovyet bağlantıları, ABD için bir tehdit olarak görüldü. Rejimin devamının Amerikan şirketleri için daha büyük bir risk oluşturabileceği endişesi, iç siyasette siyahilerin yarattığı ahlaki baskı ve tehditler, dış politikada korunmaya çalışılan “özgürlükçü dünya lideri” imajı ve kıymetli maden rezervlerinden oluşan stratejik kaynaklar üzerinde kontrol sağlama arzusu süreci beslemekteydi. Ekonomik yaptırımlar, rejimi zayıflatırken aynı zamanda liberal piyasa ekonomisine geçişi hızlandırarak, uzun vadede Amerikan sermayesinin bölgeye nüfuz etmesinin yolunu açtı. Bu durum, ekonomik yaptırımların “etik” bir araç olmaktan ziyade, güç mücadelesinin bir uzantısı olduğunu gösterdi. Apartheid rejiminin çöküşü, ekonomik yaptırımların görünürdeki insani hedeflerle perdelense de, esasında küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren bir silah olarak işlev gördüğünün somut bir örneği oldu. Ekonomik yaptırımların ‘etik’ maskesi altındaki jeopolitik hesaplar, yalnızca apartheid rejimiyle sınırlı kalmadı. Küba’ya yönelik ABD ambargosu da benzer süreçler içerdi. Soğuk Savaş’ın gölgesinde, insan hakları söylemiyle meşrulaştırılan ambargo, aslında yine Sovyet etkisini kırma ve Latin Amerika’yı ‘arka bahçe’ olarak tutma stratejisinin bir uzantısıydı. Tıpkı Güney Afrika’da olduğu gibi, Küba’da da yaptırımlar, rejimi zayıflatırken aynı anda Amerikan ekonomik çıkarlarına alan açtı. ABD’nin kimi zaman diktatörlerle işbirliğinden çekinmeyen hegemonik çelişkisi düşündürücüydü. Zira yaptırımlar, demokratik düzeni korumak adına uygulanıyordu. Ekonomik yaptırımların ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ kılıfı altında işleyen mantığı, Şili örneğinde tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Güney Afrika’da ancak kendi çıkarları için harekete geçen, Küba’da ambargoyu arka bahçe mantığı ile araçsallaştıran yapı, Şili’de de benzer bir çifte standart sergilemekten çekinmedi. ABD, sosyalist başkan Salvador Allende’nin demokratik yollarla seçilmiş hükümetine ekonomik yaptırımlar uygularken, yerine geçen diktatör Pinochet’ye askeri ve ekonomik destek sunmakta bir çelişki görmedi. Augusto Pinochet’nin iktidarı boyunca Şili’de yaşananlar, Latin Amerika tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturdu. Uluslararası raporlara göre 1973-1990 yılları arasında on binlerce kişinin siyasi sebeplerle alıkonulup işkence gördüğü, binlerce kişinin ortadan kaybolduğu bu rejime verilen desteğin, ‘özgür dünya’ söylemi ile nasıl olup da örtüşebildiği asla izah bulmadı. İnsan hakları ve özgürlük soslu bu çifte standardın altında yatan sevimsiz gerçeğin, hegemonyanın sınırlarını korumak ve küresel piyasa düzenine direnen her türlü alternatifi tasfiye ederek bastırmak olduğu tartışılmazdı. Ekonomik yaptırımların ‘etik’ kılıfı altında işleyen çifte standartlar, İran örneğinde bir kez daha kendini ele verdi. Tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi ABD, İran’da da benzer bir oyun sahneledi. Nükleer silah ve insan hakları söylemiyle meşrulaştırılan yaptırımlar, gerçekte İsrail’in bölgesel üstünlüğünü korumak ve Suudi Arabistan gibi otoriter müttefiklerle petrodolar egemenliğini sürdürmek için kullanıldı. Bu durum, ekonomik yaptırımların ‘demokrasi’ veya ‘güvenlik’ adına değil, küresel kapitalizmin finansal ve enerji akışlarını kontrol etmek için uygulandığını kanıtlar nitelikteydi. Ekonomik yaptırımların, uluslararası siyasette hızla değişen çıkarlara nasıl hizmet ettiğini gösteren bir diğer örnek ise Irak oldu. Irak-İran savaşında İran’a karşı desteklenen Irak’ın, kısa bir süre sonra aynı yaptırımların hedefi haline gelmesi, yaptırımların ne denli pragmatik ve çıkarlara dayalı bir şekilde kullanıldığının açık bir göstergesiydi. Eylül 1980’de Irak’ın İran’a saldırmasıyla başlayan, her iki ülke için muazzam bir insani ve ekonomik kaybın yaşandığı kanlı çatışmalar aracılığı ile bölgesel güç dengesinin tesis edildiğini biliyoruz. İran devriminin sınırlandırıldığı bu süreçte Irak’ın askeri harcamaları beş yüz milyar doları geçerken, büyük miktardaki silah ve askeri teçhizatın önemli kısmının ABD, İngiltere, Fransa ve Batı Almanya gibi Batı Bloku ülkelerinden tedarik edildiği artık afişe olmuş bir gerçek. Daha şaşırtıcı olan, bu ülkelerin İran’a da silah satmaktan geri kalmamış olmaları.

Küresel Soğuk Savaş stratejileri gereği 1980-1988 arası İran’a karşı desteklenen Irak’ın, bu sefer 1990’larda bölgesel istikrar adına ekonomik yaptırımlara maruz kalması; modern çağlarda aktörlerin nasıl araçsallaştırılabileceğinin ve çıkarlar değiştiğinde nasıl gözden çıkarılabileceklerinin açık bir göstergesiydi. Nihayetinde yaptırımlar, ABD’nin Ortadoğu’daki petrol kaynakları üzerinde kontrol sağlama ve Irak rejiminin güçlenmesini engelleme stratejisinde bir araç olarak kullanıldı. Diğer taraftan dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi Venezuela’nın Bolivarcı sosyalizm söyleminin Latin Amerika’daki ABD hegemonyasına meydan okuyor olması karşılıksız kalamazdı. SWIFT yasakları, altın rezervlerine el konulması, petrol ihracatının bloke edilmesi gibi sofistike bir tahakküm ağının ortasında bırakılan Venezuela’nın küresel bir kuşatma ile karşı karşıya bırakıldığı açıktı. Tam da bu yıllarda, BM raporuyla da doğrulandığı üzere, evrak işi için girdiği İstanbul Büyükelçiliği’nde uluslararası bir gazetecinin kasten ve taammüden infaz ediliyor olması bile, Suudi Arabistan’ın herhangi bir uluslararası yaptırıma muhatap olmasına zemin oluşturamamaktaydı. Bu noktada, Suudi Arabistan’ın Küresel hegemonyaya karşı ortaya koyduğu mutlak teslimiyetçi tavrın, söz konusu çelişkileri açıklığa kavuşturacak en önemli unsur olduğu aşikârdı. Benzer biçimde İsrail’in genişlemeci eylemlerine karşı gösterilen vurdumduymaz tavrın bu sefer tersine bir teslimiyetin dışa vurumu olduğu gibi! Uluslararası finans çevrelerinden küresel lobi faaliyetlerine, medya imparatorluklarından kültür endüstrisine, akademik çevrelerden teknoloji şirketlerine, enerji piyasalarından savunma sanayisine ve hatta uluslararası hukuk mekanizmalarına kadar son derece geniş ve derin bir etkileşim ağına tesir eden Yahudi diasporasının, Batı Blokunun politikalarını şekillendirmede oynadığı belirleyici rol, uluslararası siyasetin çifte standartlarla yoğrulmuş doğasını gözler önüne sermekteydi.

Bu temelde, İsrail’in güç yetiremeyeceği yegâne bölgesel güç olarak tasvir edilen Türkiye’nin karşılaştığı yaptırımların iç dinamiklerine eğilmek gerekmekteydi. ABD’nin 2018 yılında Türkiye’ye yönelik uyguladığı yaptırımlar, ekonomik araçların modern psikolojik savaş teknikleriyle nasıl birleştirilebileceğinin çarpıcı bir örneği konumundadır. İnsan hakları soslu “Rahip Brunson Krizi”nin Türkiye’nin NATO ile uyumsuz jeopolitik hamlelerine bir cevap niteliği taşıdığını görmek zor değildir. Zira Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemlerinin küresel savunma endüstrisinde tesis edilen bağımlılık ilişkilerine gölge düşürdüğü, Batı ittifakının teknolojik tekellerini sarstığı kolay kabullenilemeyecek bir gelişmedir. Bu temelde alışılagelmiş Batı eksenli dış politika tercihlerini çeşitlendirme iradesini ısrarla ortaya koymak isteyen Türkiye’nin çevre-merkez ilişkisinde tekrar eski yörüngesine oturtulması gerekmektedir. F-35 programından çıkarılan ve CAATSA kapsamındaki yaptırımlarla karşı karşıya kalan Türkiye’nin, ayrıca Başkan Trump’ın Türk Lirası aleyhine attığı tweet aracılığı ile dijital çağa özgü bir manipülasyona maruz bırakılması bu çizgide değerlendirilebilir. Yine Trump “Çizilen çerçeveyi aştığını düşünürsem, Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim!” derken ekonomik yaptırımların görünmez bir işgal ordusu gibi işlev gördüğü söylenebilir. Bu hasmane tavır elbette sadece bir hava savunma sistemi tercihi meselesi değil, ama BRICS ülkeleriyle artan işbirliği ve Avrasya entegrasyon projelerine karşı da bir önlemdir.

Ayrıca Türkiye’nin Suriye’deki Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla 911 km’lik sınırını güvence altına alma çabası, ABD’nin bölgedeki Kürt otonom yapılanmasını müttefik olarak görme politikalarıyla çatışmaktadır. Türkiye’nin söz konusu güvenlik operasyonlarını ABD’nin bir tehdit olarak algılamasının temelinde “böl ve yönet” stratejisinin yattığı, hatta asıl amacın Kürt otonom unsurlarının “Davud koridoru” aracılığı ile İsrail genişlemeciliğinin emrine verilmesi olduğu, bölgeyi teopolitik düzlemde de okuyabilenler için sır değildir. Bu noktada Esad sonrası gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel gücünün küçümsenmemesi gerektiği noktasındaki analizleri doğrular niteliktedir. Nasıl ki Venezuela’nın petrol rezervleri küresel enerji piyasaları için bir tehdit olarak görüldüyse, Türkiye’nin tarihsel rezervleri ile şekillenen yeni dış politika tercihlerinin de benzer biçimde küresel hegemonyanın Ortadoğu projeksiyonları üzerinde bir tehdit oluşturduğu görülmektedir. Ekonomik yaptırımlar aracılığı ile kontrol dışına çıkma eğilimindeki bu potansiyelin hedef alınıyor olması da çevre-merkez ilişkisi temelinde şaşırtıcı düşmemektedir. Nihayetinde ekonomik yaptırımlar, modern küresel sistemin “görünmez silahı” olarak masada tutulur. Güney Afrika’dan Venezuela’ya, İran’dan Türkiye’ye uzanan tarihsel örnekler, bu silahın kaynak kontrolü, bölgesel ittifakların manipülasyonu ve direnen aktörlerin disipline edilmesi adına kullanıldığını göstermektedir. Yaptırımların sözde ahlaki gerekçeleri, uygulanan çifte standartlarla ortadan kalksa bile, geniş kitlelerin kendi bireysel çıkarlarına odaklanan hayat tarzı küresel kapitalizmin merkez-çevre eşitsizliğini sürdürmesine zemin hazırlamaktadır. Bu durumun, aksi ortaya çıkmadıkça yapısal eşitsizlikleri ve hegemonik güçleri yeniden üreten bir kısır döngü olarak işlemeye devam edeceği ortadadır.