Köşe Yazısı

Kapitalizmler Kapitalizmlere Karşı: Gelecek kimin olacak?

Kapitalizmler Kapitalizmlere Karşı: Gelecek kimin olacak?
Soğuk Savaş bitti. Ardınca kalıcı bir zafer bırakmadan. Liberal demokrasi, tarihin sonu olarak ilan edildi. Tarih, bunu kabullenmeden. Küreselleşme, finansallaşma ve dijital devrim yeni bir başlangıç demekti. Ancak bu başlangıç, Fukuyama'nın öngördüğü gibi, liberal kapitalizmin evrensel zaferiyle değil, yeni bir çatışma ve rekabet çağının doğuşuyla şekillendi. İktisadi sistemlerin kapitalizme, kapitalizmin de liberal kapitalizme eşitlendiği kabulü kısa bir süre dolaşımda kalsa da, yeni yüzyılın yeni gerçekleri bu varsayımı hızla çökertti. Nihayetinde tek bir kapitalizmin olmadığı anlaşılırken, küresel düzeyde farklı kapitalist modellerin birbiriyle rekabet içinde olduğu da kavranılmış oldu. Bu noktada, Peter A. Hall ve David Soskice'nin 'Varieties of Capitalism' [Kapitalizmin Çeşitleri]adlı eseri, farklı kapitalizm modellerini anlamak adına temel bir çerçeve vermekteydi. Eser farklı kapitalist sistemlerin farklı işleyişlerini açıklamak için iki ana tür kapitalizm tanımladı: Koordinatör Kapitalizm(coordinator capitalism) ve Piyasa Kapitalizmi(market capitalism). Daha ziyade Almanya ve Japonya gibi ülkelerde görülen Koordinatör Kapitalizm, ekonominin çeşitli aktörleri arasında sıkı bir işbirliği ve koordinasyonun hâkim kılındığı, ilişkilerin uzun vadeli bir güvene dayandığı bir modeldi. İşçi sendikaları ve işverenler arasındaki ilişkilerin bir düzen içinde yapılandırılmış olması esastı. Piyasa kapitalizmi ise, Anglosakson ülkeleri için geçerli olan, pazar mekanizmalarının daha serbest bırakıldığı bir sistem olarak, işgücü piyasasını daha esnek kılmakta ve inovasyonu teşvik etmekteydi. Vivien Schmidt ise ‘The Futures of European Capitalism’[Avrupa Kapitalizminin Geleceği] kitabında daha önce literatürce önerilen ‘piyasa kapitalizmi’[market capitalism] ve ‘yönetilen kapitalizm’[managed capitalism] ayrımı yerine üçlü bir tasnif ortaya koydu. Schmidt, (1) liberal devletin ekonomik aktörlerin özerk bir şekilde faaliyet göstermelerine ve ekonomik faaliyetlerinin yönlerine kendileri karar vermelerine izin verdiği piyasa odaklı kapitalizm[liberal market economy], (2) 'etkinleştirici' devletin ekonomik aktörleri işbirlikçi bir şekilde faaliyet göstermeye ve faaliyetlerinin yönünü birbirleriyle ve devletle koordine etmeye teşvik ettiği yönetilen kapitalizm[coordinated market economy] ve (3) müdahaleci devletin özerk ekonomik aktörler arasındaki iş birliğini örgütlediği ve ekonomik faaliyetlerini yönlendirdiği devlet kapitalizmi[state-enhanced capitalism] modellerini öne sürmekteydi. Schmidt'in bu tasnifi, Avrupa kapitalizminin farklı modellerini anlamak ve karşılaştırmak adına faydalı bir perspektif oluşturdu. Zira Birleşik Krallık'ta piyasa odaklı kapitalizm, Almanya'da yönetilen kapitalizm, Fransa'da ise devlet kapitalizmi somutlaşıyordu. Ancak, belirgin olarak ayrışan bu üç tipolojinin 1980’ler sonrası küreselleşme ve güç kaymaları karşısında farklı ekonomik stratejilere evrildiğini belirtmek gerekiyordu. Zaten 1970'lerde Fransa'da ortaya çıkan Düzenleme Teorisi, kapitalizmin farklı modellerinin nasıl etkileşimde olduğunu anlamak adına önemli bir çerçeve sunuyordu. Bu yaklaşımın önde gelen isimlerinden biri olarak Robert Boyer ‘The Future of Economic Growth: As New Becomes Old’ [Ekonomik Büyümenin Geleceği: Yeni Eskirken] eserinde farklı büyüme yörüngeleriyle birlikte gelen farklı düzenleme rejimlerine dayalı bir tipoloji önermişti. Ayrımı beş kurumsal alana dayanmaktaydı: ücret-emek bağı, rekabet biçimleri, parasal rejim, devlet-ekonomi ilişkileri ve uluslararası ticaretin yerleşikliği. Boyer, bu alanları analiz ederken, kapitalist çeşitliliğin dört yönlü bir tipolojisini tasvir etti. Bu çerçevede, İngilizce konuşulan dünyada hâkim olan (1)piyasa kapitalizmi [market capitalism] üretim ve refah düzenlemelerini piyasa temelli kılarken, devlet sadece piyasanın işlemesini sağlamaktaydı. Japonya ve Kore’yi kapsayan (2)mezo-korporatist kapitalizm[meso-corporatist capitalism] büyük ve güçlü holdingler üzerinden çalışanların dayanışmasını holding içi hareketlilik ve sosyal koruma ile ödüllendirmekteydi. Avrupa entegrasyonunun çekirdeğini oluşturan kıta Avrupası ülkelerini kapsayan (3)devlet güdümlü kapitalizm[state-driven capitalism] büyük ölçekli koordinasyon gerektiren ekonomik projelerin üstlenilebilmesini sağlayan kamu müdahaleleri aracılığı ile üretime destek sunmaktaydı. İskandinav ülkelerinde uygulanan (4)sosyal-ortaklık kapitalizmi[social-partnership capitalism] ise, işçi sendikaları, işverenler ve hükümetin işbirliğiyle sosyal ve ekonomik politikaların belirlendiği, sosyal ortakların karar alma süreçlerine katıldığı bir modeldi. Boyer'in ayrımı hem zaman içinde kurumsal değişimi inceleyen dinamik bir yaklaşım sundu, hem de ülkeleri belirli bir zaman diliminde belirli kategorilere ayıran statik bir analiz imkânı sağladı. Bu sayede, benzer kurumlara sahip ülkeleri, kapitalizm ve refah devleti modelleri çerçevesinde karşılaştırmak mümkün oldu. Bu sırada Bernhard Ebbinghaus; ‘Reforming Early Retirement in Europe, Japan and the USA’ [Avrupa, Japonya ve ABD'de Erken Emeklilik Reformları] çalışmasında refah rejimlerini, üretim sistemlerini ve işçi ilişkilerini analiz etmekteydi. Bunu; koruma-kollama, üretim ve ortaklık alanları arasındaki kurumsal yakınlıkları tartışmak adına, erken emekliliğin gerçekleştiği kurumsal ortamı haritalayarak yaptı. Somut olarak; refah devletini, muhafazakâr-korporativist, muhafazakar-yardımcı, evrenselci, liberal-kalıcı ve liberal-kalıcı-aileci bir modele ayırdı. Ayrıca; farklı üretim sistemlerini analiz ederken, sektör-koordineli, devlet-koordineli, merkezi-koordineli, firma-koordineli ve koordinesiz-liberal düzenlemeler arasında bir ayrım yaptı. Son olarak da, işçi ilişkilerini analiz etti. Burada da, yani işçi ilişkileri arasında, kooperatif sosyal ortaklık, çekişmeli, kooperatif neo-korporatist, gönüllülükçü ve kooperatif firma düzeyinde bir ayrım oluşturdu. Ebbinghaus, refah devletlerinin, üretim sistemlerinin ve emek ilişkilerinin tiplerinin sistematik çiftler halinde ortaya çıktığını gözlemledi. Refah devletlerinin ve üretim sistemlerinin çiftler halinde ortaya çıkması; Almanya, Hollanda, Fransa, İtalya, İsveç, Danimarka, Birleşik Krallık, İrlanda, Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya'yı beş kapitalizm tipine göre gruplandırmasına olanak tanıdı. Buna göre, birinci sırayı (1)merkez ülkeler almaktaydı. Almanya ve Hollanda, bu rejim tipine girmekteydi. Çünkü diğer muhafazakâr refah devletlerinden farklı olarak, Latin ülkelerinin refah devletini tanımlayan ‘muhafazakârlık’ yerine ‘korporatist’ bir refah devletine sahiptiler. Bu ülkelerin[Almanya-Hollanda] üretim sistemi sektörler tarafından koordine edilirken, diğer liberal ülkelerden farklılaşmış oldular. Ancak, devlet kurumlarının (Latin ülkeleri) veya firmaların (Japonya) koordinasyonu sağladığı veya İskandinav ülkelerinde olduğu gibi koordinasyonun merkezi olarak organize edildiği ülkelerden de farklıydılar. İkinci sırada, (2) Latin ülkeler yer aldı. Latince kökenli Roman dillerini konuşan, Roma İmparatorluğu'nun kültürel mirasını yüklenmiş Fransa ve İtalya bu kategoride idi. Bu ülkeler muhafazakâr bir refah devletine sahipti. Ayrıca sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri, işsizlik yardımları gibi refah programlarını sadece Almanya veya İskandinav ülkelerine göre daha geç oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda ülkece aile ve kilise gibi geleneksel aracı kurumlara da yaslanmaktaydılar. İkincil ve yardımcı rolde kalan söz konusu refah devletinin, bu temelde merkez ülkelerin muhafazakâr-korporatist karakterinden ayrı düştüğü söylenebilir. Ayrıca bu ülkelerin üretim sistemi devlet koordinasyonludur. Güçlü firma-sektörel veya merkezi koordinasyon kapasitesinden mahrumdurlar. Sendikaları da örgütsel olarak zayıf ancak güçlü bir veto yetkisine sahip olduğundan ötürü, çekişmeli işçi ilişkilerine sahne olurlar. Üçüncü sırada ise (3)İskandinav ülkeleri bulunmaktadır. İsveç ve Danimarka, evrensel refah devletleri olarak, merkezi olarak koordine edilen üretim sistemleri ve işbirlikçi neo-korporatist emek ilişkileri nedeniyle bu kategoride anılırlar. Bu üç unsur(evrensel refah devleti, merkezi olarak koordine edilen üretim sistemleri ve işbirlikçi neo-korporatist emek ilişkileri) İskandinav modelinde birbiriyle uyumlu biçimde çalışır. Sosyal adalet evrensel refah devleti ile sağlanırken, ekonomik istikrar merkezi olarak koordine edilen üretim sistemleri ile desteklenir ve nihayetinde işçi hakları işbirlikçi neo-korporatist emek ilişkileri ile güvence altına alınır. Bu uyum, yüksek yaşam standartlarını, düşük eşitsizliği ve güçlü sosyal güvenliği tesis eder. Dördüncü sırada ise (4) Anglofon ülkeler yer almaktadır. Birleşik Krallık, İrlanda ve ABD bu kategoridedir. Hepsinin liberal-kısıtlı bir refah devleti, koordine edilmemiş(ya da piyasa koordineli) bir liberal üretim sistemi ve gönüllü işçi ilişkileri vardır. Yasal olan sendikalaşmanın, kurumsal ve yasal olarak desteklendiği de söylenemez. Bu temelde diğer ülke kümelerinden ayrışırlar. Diğer ülke grupları ya muhafazakâr refah devletinin bir varyantına, koordineli üretim sistemlerine ya da işçi-işveren ilişkilerinde işbirlikçi modellere sahipken; bu grup, refah, üretim ve sanayi ilişkilerinde tümüyle piyasa mekanizmalarına dayanmasıyla diğerlerinden farklılaşır. Beşinci sırada (5) Asya ülkeleri vardır. Liberal-kalıcı ailevi refah devleti, firma tarafından koordineli edilen üretim sistemi ve kooperatif firma düzeyindeki emek ilişkilerinin benzersiz bir birleşimini sunan bu gruba sadece Japonya dâhildir. Japonya’daki refah devleti, Batı ülkelerine kıyasla daha liberal ve kalıcı özelliklere sahiptir. Devlet bireylerin refahını öncelikle aileye ve piyasaya bırakırken, sosyal refah alanındaki rolünü de böylece sınırlamış olur. Bu noktada, aile kavramının Batı’ya göre çok daha güçlü olduğunu da unutmamak gerekir. Bu sebeple, Japon refah devletinin ‘ailevi’ olarak da adlandırıldığını bilmemiz gerekir. Üretim sistemi, ‘keiretsu’ olarak anılan büyük şirketler tarafından koordine edilirken; bu yapılar tedarikçileri, müşterileri ve bankalarıyla uzun vadeli ve istikrarlı bir ilişki ağı oluşturur. Uzun vadeli planlama, sürekli iyileştirme(kaizen) ve teknolojik yenilikçilik gibi avantajlar böylece ortaya çıkarken, işçi ilişkilerinin de kooperatif bir yapıya kavuştuğu görülür. Uzun vadeli istihdam güvencesine sahip olan çalışanların, şirketlerine güçlü bir bağ ile bağlanmaları şaşırtıcı değildir. İşçi-işveren uyumu böylece sağlanırken, çatışmalar azalır - verimlilik artar. Japonya’nın kapitalizm modeli kendine has özellikleriyle, yüksek büyüme, düşük işsizlik ve güçlü sosyal uyum gibi avantajlar sağlamıştır. Nihayetinde Ebbinghaus'un modeli, tabloda görüldüğü üzere, farklı kapitalizm modellerinin küresel ekonomideki eşitsizlikleri ve güç dengelerini nasıl yansıttığını anlamak adına değerli bir çerçeve sunar. Ebbinghaus; refah devleti modelleri, üretim sistemleri ve işçi ilişkileri arasındaki ‘kurumsal yakınlıkları’ inceleyerek, belirli yapıların ortaya çıkışını takip eder. Bu kurumsal yakınlıkların oluşturduğu uyumun o ülkenin genel sosyo-ekonomik yapısını şekillendirmesi kaçınılmazdır. Aynen, bu farklı kapitalizm modelleri arasındaki rekabetin küresel düzende eşitsizliklerin artmasına ve güç dengelerinin değişmesine yol açtığı gibi. Zira piyasa koordineli kapitalizm, serbest piyasa mekanizmalarına ağırlık vererek ekonomik büyümeyi teşvik etmeyi hedeflerken, merkezi-koordineli kapitalizmi sosyal adalet ve refahı öne çıkarır. Devlet-koordineli kapitalizm, devletin ekonomik kalkınmada aktif bir rol oynamasını savunurken, firma-koordineli kapitalizm büyük şirketlerin ve holdinglerin gücüne dayanır. Bu farklı öncelikler, bir taraftan ülkelerin ekonomik ve sosyal politikalarını şekillendirirken, diğer taraftan küresel düzenin güç ilişkilerini inşa eder. Çıkarları ve çatışmaları yeniden tanımlayan bu rekabetin, hegemonyayı tescil eden bir küresel sisteme karşılık geldiği ortadadır. Küreselleşme, bir ideoloji olarak söz konusu sistemin nihai hedefi olurken, sermayenin serbest dolaşımı artmakta, karlar maksimize olmaktadır. Yeterince uzaktan bakıldığında tek bir bütün olarak gözüken küresel kapitalist sistemin, tek bir formdan ibaret olmadığı, aksine tarihsel ve kurumsal bağlamlara göre farklı biçimlerde tezahür ettiği söylenebilir. Hall ve Soskice’nin koordineli ve piyasa kapitalizmi ayrımından Boyer’in düzenleme okulu tipolojisine, Ebbinghaus’un refah devleti ve üretim sistemi kümelerinden Schmidt’in devlet müdahalesinin değişen rolleri üzerine yaptığı sınıflandırmalara kadar, tüm bu analizler kapitalizmin homojen bir yapıdan uzak olduğunu gösterir. Bu farklı modellerin, sadece akademik kategoriler olmaktan ziyade, küresel hegemonya mücadelesinin temel dinamiklerini belirleyen güç bloklarına karşılık geldiği ileri sürülebilir. Zira bugün küresel düzen, serbest piyasa mekanizmalarına dayalı Anglosakson kapitalizmi ile devletin aktif müdahalesine yaslanan Asya-Pasifik merkezli devlet kapitalizmi arasında yoğun bir çatışmaya sahne olmaktadır. ABD öncülüğünde Batı dünyası, finansallaşma ve serbest piyasa ilkeleri doğrultusunda küresel sermaye hareketliliğini teşvik ederken, alternatif aktörler stratejik sektörlerde devlet müdahalesini ve uzun vadeli planlamayı öncelemektedir. Tam da bu iki model arasında, Türkiye küresel kapitalizmin bu çoklu biçimleri arasında bir tercihte bulunmak zorunda bırakılmış bir ülke konumundadır. Kapitalistleşme hikâyesinde; provizyonizmden kapitülasyonlara, milli iktisattan liberalizme, ithal ikameci etatist sanayileşmeden ihracat odaklı neoliberal büyümeye kadar, neredeyse -sosyalizm hariç- her yoldan geçmiş her modeli denemiş olan Türkiye’nin nihayetinde hibrit bir modele -yordamlama ile de olsa- ulaştığı söylenebilir. Ancak, küresel rekabetin giderek sertleştiği, çıkar çatışmalarının siyasal rüzgârları gün geçtikçe daha sert estirdiği bu günlerde Türkiye’nin tercihlerini daha da netleştirmek zorunda kalacağını öngörmek zor değildir. Türkiye’nin kalkınma ve büyüme perspektifi, piyasa merkezli liberal kapitalizm ile devlet odaklı müdahaleci kapitalizm arasında nasıl bir tercih yapacağına bağlıdır. Türkiye piyasa mekanizmalarına tam anlamıyla entegre olup finansal küreselleşmeye daha da açılmak yolunda mı, yoksa devletin stratejik sektörlerdeki rolünü güçlendirerek sanayi ve teknoloji politikalarını öne çıkarmak yönünde mi bir tercih yapacaktır? Bu sorunun tek doğru cevabının, küresel kapitalizmin hegemonya merkezleri değişirken, oluşan yeni jeopolitik dengeleri tespit edebilecek güçlü bir vizyon ile verilebileceği ortadadır.

Diğer Köşe Yazıları