Küresel Plütokrasi Çağında Meşruiyet Krizi: Servet - Siyaset - Şahsiyet

Para, satın alır. Siyaset, icra eder. Paranın ‘satın alma gücü’ ile siyasetin ‘icra gücü’ arasındaki ayrım, Max Weber’in ‘iktidar’(macht) ve ‘otorite’(herrschaft) kavramlarını hatırlatır. İktidar, bir dirençle karşılaşılsa bile iradeyi dayatabilme kapasitesidir. Otorite ise meşruiyet temelinde kabul gören bir hâkimiyet biçimidir. Bir mal veya hizmetin arz-talep dengesi neticesinde oluşan fiyatı, olası faydanın elde edilmesi önünde bir direnç noktasıdır. Para, alım gücü nispetince bu direnci kırarak, kişiyi kullanım imkânına kavuşturur. Böylece para, piyasa mekanizması aracılığı ile nesnel bir güç olarak iş görür. Fiyatı olan her şeyi, alış-verişe tabi kılar. Ancak siyaset farklıdır. Siyaset, öznelliği manipüle eden bir güç çarpanıdır. Sadece maddi kaynaklarla değil, aynı zamanda kültürel ve ideolojik araçlarla rızanın devşirilme sürecidir. Bireysel ve toplumsal düzeyde işleyen bu mekanizma, Gramsci’nin hegemonya kavramıyla örtüşür.
Hegemonya, öznel yargı gücümüzün çeşitli araçlar vesilesi ile manipüle edilmesidir. Para, bu araçlardan sadece birisidir. Siyaset, paranın tümüyle ‘satın alamayacağı’ ama uygun şartlar altında yararlanabileceği bir icra alanıdır. Bu mutlak satın alınamazlık, siyasetin en azından bir kısmının, idealist motivasyonlarla yürütülüyor olmasından ileri gelir. Pazara inmeyen bu idealist dinamiğin, imkânlar dâhilinde ikna edilmesi gerekir. İkna edilecek idealist öznenin farkındalığı nispetinde bu sürece ya aldatma ya da uzlaşma denir. Pierre Bourdieu, sermayenin sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve sembolik biçimleri olduğunu savunur. Servetin siyasetle kurduğu ilişki, ekonomik sermayenin piyasa mekanizmasının nesnel sınırlarının ötesine taşınarak, siyasal alanda meşruiyet üreten sembolik sermayeye dönüştürülmesine dayanır. Bu strateji, ‘siyasete yatırım’ pratiğinde somutlaşır. Lobicilik, seçimlerin finansmanı veya medya kontrolü gibi araçlarla servet sahipleri, siyasi süreçleri etkileyebilir. Bu noktada kritik olan, siyasetin sadece bir icra gücüne değil, aynı zamanda bir anlam üretme kapasitesine karşılık gelmesidir. Örneğin muhalefette de olsa bir partinin libertaryen retoriği, vergi kaçırmayı yaygınlaştırabilir. Bir diğerinin, ayrılıkçı retoriği, terörizmi silahlı propaganda olarak meşrulaştırabilir. Zira meşruiyet, sadece yasalar aracılığı ile değil, bireylerin düşünce ve arzuları şekillendirilerek inşa olunur.
Bu inşa süreci, Foucault’nun biyopolitika kavramıyla örtüşür. Okullar, hapishaneler, fabrikalar, şehirler hep bu kontrolün ortaya çıktığı mekânlardır. Marx, bu gücün farkında olarak, devletin egemen sınıfın yürütme komitesi olduğunu savunur. Burjuvazi kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak sunarken, siyaset, sermayenin gücünü meşrulaştıran bir üstyapı konumuna yükselir. Nihayetinde, siyasetin toplumdan ve yaşanan dönüşümden bağımsız bir faaliyet olmadığı ortadadır. Bu noktada, metafizik çağların bitişi ile birlikte, ekonomizmin modern çağların hâkim düşüncesine dönüşmesi, servet-siyaset ilişkisinde yeni bir evreye karşılık gelir. Böylece paranın piyasa sınırları içinde şekillenen maddi kudreti, daha önce hiç olmadığı kadar siyasete etki eder duruma yükselmektedir. Tüm ilişkilere sirayet eden ekonomizm, rızayı neredeyse fiyatlanabilir bir konuma indirirken, hanedanların tasfiyesi ardınca ortaya çıkan demokrasiler meşruiyetin pazarlandığı kurumlara dönüşür. Nihayetinde siyaset, serveti meşrulaştıran bir illüzyona, servet de siyasete alan açan bir aparata karşılık gelir. Siyaset ve servet arasındaki ilişkinin artan yoğunluğu, mevcut rejimin, Yunanca ploutos[servet] ve kratos[egemenlik] kelimelerinin birleşiminden oluşan Plutokrasi’ye, yani ‘servetin egemenliği’ne dönüşmesine yol açarken, güncel gelişmeler de bu eğilimi destekler nitelikte vuku bulur. Plütokrasi, doğrudan sermaye sahiplerinin ya da sermayeyle doğrudan ilişki içinde olan figürlerin yönetimi ele geçirdiği bir rejim olurken, yönetsel meşruiyet artık liyakat, tarihsel gelenek ya da ahlaki duruştan değil, ekonomik gücün manipülasyon kapasitesinden doğmaktadır. Donald Trump’ın siyasi yükselişi, politik vizyonundan ziyade, iş dünyasından gelen popülist şöhreti, tartışmalı medyatik karakteri, finansal ilişkileri ve vadettiği maddi çıkarlarla gerçekleşmektedir. Topluma kalıcı bir vizyon sunan bir lider yerine, Trump gibi bir marka değerine sahip, ancak kamusal yarardan ziyade kişisel servetini düşünen bir figürün gelmesi, plütokrasinin etkilerinin ne derece derinleştiğini göstermektedir. Ayrıca gölge başkan olarak yorumlanan, Elon Musk’un dünyanın en zengin kişisi olması da bu noktada hiç şaşırtıcı kaçmamaktadır. Bu temelde, 2022 yılında Musk’ın, kamusal tartışmaların yürütüldüğü en önemli platform olan Twitter’ı 44 milyar dolara ne sebeple satın aldığını anlamak da kolaylaşmaktadır. Bugünün perspektifinden bakıldığında, o dönem aşırı yüksek bulunan 44 milyar dolarlık alım değerinin, aslında oldukça rasyonel bir maliyet-fayda dengesine sahip olduğu söylenebilir.
Bu noktada Musk’ı, doğrudan küresel iletişim akışını yönlendirebilen siyasi bir figüre dönüştüren asıl aktifinin, Tesla ya da SpaceX değil ama, Twitter(yeni adıyla X) olması üzerine de ayrıca düşünmek gerekir. Bu olay, servetle beraber gelen teknolojik gücün kamusal alan üzerindeki etkisini ve bilgi çağında bu enformasyon gücünün özel ellerde toplanmasının doğurduğu riskleri açıkça gözler önüne sermektedir. Sosyal medya platformları, günümüzde kamusal tartışmaların ve bilgi akışının merkezi haline gelirken, yaşanan denetimsizlik kamu güvenliği endişelerine sebep olmaktadır. Dahası, Tesla çalışanlarını tuvalette uzun kaldı diye kovduran, Twitter’ı satın aldıktan sonra çalışanlarına ‘ya yoğun çalışırsınız ya da kovulursunuz’ diye ultimatom veren, ‘ben bir makine gibiyim, çalışanlarım da öyle olmalı’ diyerek çalışanlarını fazla mesaiye zorlayan Musk’ın kendisini ‘uykusuz dahi’ olarak romantize etmesi endişeleri gidermemekte, aksine artırmaktadır. Zira ‘10’dan fazla çocuğum var, insanlık için üremem lazım’ diyerek kendisini genetik bir lider gibi sunan, fabrikasyona bağladığı çocuklarına numara gibi isimler veren (X Æ A-12, Exa Dark Sideræl vb.), Twitter’ın merkez binasındaki tabelayı ergence bir espri ile ‘Titter’ olarak değiştiren, kripto para birimi ‘Dogecoin’in önce ‘geleceğin para birimi olacağını’ söyleyerek değerini zıplatan sonra ‘Dogecoin bir şaka tabii ki’ diyerek çökmesine sebep olan, bu arada servetine servet katan bir narsist olarak Musk’ın şahsiyeti tekil bir arızadan ziyade küresel bir çağ yangınına karşılık gelmektedir. Musk’ın tercihleri, sıradan bir narsistik eğilimden öte, açık bir megalomani ve tanrısal kompleks ile çerçevelenmiş bir zihinsel dinamik sergilemektedir. Musk’ın durumu, sadece benmerkezci bir aşırı özgüvenle açıklanamaz. Daha ziyade, dünya düzenini kendi fantezilerine göre şekillendirmeye çalışan, tarihin akışına yön verdiğini zanneden bir figür olarak bir abartıya karşılık geldiğini gösterir.
Ötesi grandiyöz(büyüklük) sanrıları, messiyanist kurtarıcı söylemleri ve antisosyal pragmatizm Musk’ın zihinsel yapısında bir araya gelmektedir. ‘Kimse benim gibi düşünemez’ diyen, Mars’ta ölmeyi hedefleyen, aslında var olmadığımıza inanan, şahsını sosyal medyadaki en zeki insan ilan eden Musk’ın benci dünyasında, diğerlerinin sınırları, ahlaki kuralları ve sosyo-politik öncelikleri sadece aşılması gereken engeller durumundadır. Kendisini makine olarak tasvir etmesi, diğer herkesi ve herşeyi araçsallaştırmaktan çekinmeyen hissizliğine işaret ederken, çalışanları üzerinde kurduğu baskı sadece verimlilik tutkusuna değil içine düştüğü sibernetik narsisizme karşılık gelmektedir. İnsan beynine yonga takmaya odaklanış Nörolink şirketi sayesinde insanların bilgiye erişiminin kökten dönüşeceğine inanan Musk’un, kendisini biyolojik sınırlarının ötesinde, bir tür post-hümanist üstinsan olarak görmeye başlaması bu temelde fazlasıyla mümkündür. İnsan ilişkilerinde gösterdiği duygusal mesafesizlik, çalışanlarını kovarken sergilediği kayıtsızlık duygusal körelme ve empati yoksunluğunun belirgin göstergelerindendir. Çocuklarını numaralandırması, babalığı bir üretim sürecine indirgeyerek sterilize etmesi olurken, temel insani bağların zihninde bir mühendislik problemi olarak işlendiğini düşündürmektedir. Tüm bunların ışığında, Musk’ın varoluşsal bir anlam krizi içinde olduğu, bu anlamsızlık buhranını ise kişisel zafer hikâyeleriyle örtmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Zekâsını ve insanlık üzerindeki etkisini abartırken gösterdiği sınırsızlık, aslında kendi varoluşsal değeri hakkında duyduğu gizli endişenin dışa vurumu olurken, bilişsel olarak bunun farkında olabildiğini söylemek ise mümkün olamamaktadır. İlahi erdemlerle değil ama tanrısal sanrılarla donatılmış olan böylesi bir kişiliğin, sadece bir iş adamı-siyasetçi olarak değil ama modern zamanların girişimci despotlarının en parlak örneği olarak tarihe geçmeye aday olduğu söylenebilir.
Dahası tehlikeli olan; bu tipolojinin, para ile üretip, siyaset ile çoğalttığı patolojiyi bir rol model olarak kabullenmeye hazır milyonların varlığıdır. Bu tablo, küresel modern plütokrasinin bilişim çağında sadece yönetici sınıfı değil, bireysel ve kolektif bilinçleri de dönüştüren bir süreç olduğunu göstermektedir. Nihayetinde mesele, yalnızca servetin siyaseti ne ölçüde satın alabildiği değil, siyasetin nasıl bir sermayeye dönüştüğü sorunsalıdır. Bu süreç, insan onurunu metalaştırma pahasına siyasi meşruiyeti sermayenin ayakları altına sererken, küresel ölçekte de ahlaki bir çöküşün habercisi olmaktadır. Plütokratik tahakkümün insanlığı sürüklediği bu uçurum, yalnızca siyasi bir kriz değil, aynı zamanda medeniyetimizin temellerini kemiren bir şahsiyet buhranıdır.