Köşe Yazısı

Merkezden Çevreye: Kredi Derecelendirme Kuruluşları ve Asimetrik Küresel Yapı

Sosyal ve ekonomik yapılara yeterince uzaktan bakıldığında karşımıza bir merkez ve de bir çevre çıkar. Taraflardan bağımlı ve edilgen olan çevrede yer alırken, görece bağımsız olan da merkezde konumlanır. Değerlerin, sembol ve işaretlerin, kuralların ve nihayetinde sistemin üretildiği yer merkez; bu

Merkezden Çevreye: Kredi Derecelendirme Kuruluşları ve Asimetrik Küresel Yapı
Sosyal ve ekonomik yapılara yeterince uzaktan bakıldığında karşımıza bir merkez ve de bir çevre çıkar. Taraflardan bağımlı ve edilgen olan çevrede yer alırken, görece bağımsız olan da merkezde konumlanır. Değerlerin, sembol ve işaretlerin, kuralların ve nihayetinde sistemin üretildiği yer merkez; bu kavrayışın dayatıldığı-yayılmaya çalışıldığı yer ise çevredir. 20.yy.’ın önemli entelektüellerinden biri olan Immanuel Wallerstein bu ikili kavramsal yapıya, yani çevre-merkez tasvirine dayanarak dünya tarihinin uzun erimli bir değerlendirmesini ortaya koyar. Dünya Sistem Teorisi olarak adı geçen bu anlatı söz konusu asimetrik ilişkinin yani küresel dayatmanın tarihi süreçlerini inceler. Merkez, çevrenin merkeze yanaşmasını istemediği gibi onu çevrede tutabilmek adına gerekli tüm müdahaleleri yapar. Bu müdahalelerin, meşruiyet sınırlarını aşan araçların kullanımını da kapsadığı ortadadır. John Perkins’ın “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabı işte bu hegemonik süreçlerin nasıl bir suç ağını beraberinde getirdiğini güçlü bir şekilde ortaya koyar. Perkins söz konusu dayatmaları dört aşamalı bir mekanizmaya havale edilmiş olarak tasvir eder. Son çare olarak masada olan askeri müdahale ve işgal öncesinde, Çakallar olarak anılan suikastçilerin direnen yerli ve milli figürleri elimine etmesi planlanır. Ancak Çakallardan önce Efendiler devrededir. Yani küresel finans çevrelerinin sunacağı krediler karşılığında, hedef ülkeden bir dizi gayri-milli imtiyazın Efendilere sunulması umulur. Tabi Efendilerin devreye girebilmesi için de bu dört aşamalı planın ilk aşamasında yer alan Ekonomik Tetikçilerin görevlerini icra etmesi gerekir. Ekonomik Tetikçilerin görevi, Dünya Bankası, IMF ve diğer uluslararası kuruluşlar aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere aslında ihtiyaç duymadıkları devasa altyapı projeleri için krediler açmaktır. Kaynakların israf edildiği bu verimsiz projeler hayata geçerken geri ödenemeyecek borçlar oluşur. Amaç, kalkınma değil lakin ülkeyi borç batağına sürükleyecek ekonomik bağımlılıktır. Perkins'ın otobiyografik anlatısı, benzer hegemonik müdahalelerin sayısız örneğinden yalnızca birini temsil eder. İtirafları, bu türden ekonomik operasyonların münferit bir olaydan ziyade, sistematik bir pratiğin tezahürü olduğunu gösterir. Bu noktada küresel düzenin merkez-çevre ayrımında belirginleşen asimetrik yapısı, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının faaliyetlerini de etkileyen önemli bir dinamiktir. Zira Moody's, S&P ve Fitch'in hep dile getirilen oligopolistik piyasa hâkimiyeti, rekabet eksikliğini beraberinde getirerek potansiyel çıkar çatışmalarına ve manipülasyonlara kapı aralamaktadır. Not verme süreçlerinin tarafsızlığını ve objektivitesini zedeleyen bu durum ciddi soru işaretlerini de yanında getirir. Derecelendirme süreçlerindeki belirsizlik, tarihi vakalarla birleştiğinde şüpheler daha da derinleşir. Zira notların hangi kriterlere göre ve nasıl belirlendiğine dair tam bir açıklık olmaması, kararların keyfiliğe ve dış etkilere açık olduğu algısını güçlendirmektedir. Ayrıca tüm notların ekonomik çevrimlerden etkilenerek, büyüme dönemlerinde yükseldiği, kriz dönemlerinde de düştüğü gözlenir. Bu konjonktürel etki bir zamanlama sorunsalını da yanında getirmektedir. Kriz dönemlerindeki not indirimlerinin, krizin derinleşmesi ve yayılmasında katalizör görevi gördüğü yönündeki eleştiriler hala ciddiyetini korumaktadır. Söz konusu kısır döngünün tetiklenmesi adına siyasi baskıların ve lobicilik faaliyetlerinin işletildiğine dair birçok iddia da ortada dolanmaktadır. Bu iddialar, özellikle küresel ekonomik düzenin merkezinde yer alan ülkelerin lehine, çevre ülkelerin aleyhine bir ayrımcılık yapıldığı yönündeki düşünceleri desteklemektedir. Gerçekten de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının (Moody's, S&P Global Ratings ve Fitch Ratings vd.) güvenilirliğini zedeleyen sayısız örnek mevcuttur. Örneğin, 2001 yılında iflas eden Enron’un, son ana kadar yüksek notlarını korumuş olması, söz konusu derecelendirme şirketlerinin nasıl olup da batmakta olan bir şirketin mali durumunu gözden kaçırdığı sorusunu akla getirir. Diğer taraftan 2008 Küresel Finans Krizi, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının rolünü ve güvenilirliğini ciddi şekilde sorgulatan bir dönüm noktasıdır. Bu krizde, özellikle yapılandırılmış finansal ürünler (Mortgage Destekli Menkul Kıymetler ve Teminatlı Borç Yükümlülükleri) için verilen yüksek notlar, krizin tetiklenmesinde ve derinleşmesinde kritik bir rol oynamıştır. Öyle ki notladıkları ürünleri ihraç eden finansal kuruluşlar ile derecelendirme kuruluşlarının kurduğu çıkar ilişkileri, tarafsızlıklarını ve objektif değerlendirme yeteneklerini ciddi biçimde baltalamaktadır. Benzer biçimde 2008 yılında Lehman Brothers’ın iflas sürecinde kredi notunun hala yüksek seviyelerde tutuluyor olması, yine kredi derecelendirme kurumlarının faaliyetlerinin sorgulanmasına sebebiyet vermektedir. Ayrıca 2010-2012 yıllarında, Avrupa Borç Krizi esnasında, kredi derecelendirme kuruluşlarının Yunanistan, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi bazı Avrupa ülkelerinin aleyhine gerçekleştirdikleri hızlı ve dramatik not indirimlerinin borçlanma maliyetlerini zıplatarak krizin daha da derinleşmesine yol açtığını da yine bu vesile hatırlamak gerekir. Öyle ki, Avrupa Birliği, derecelendirme kuruluşlarının Avrupa üzerindeki etkisini sınırlamak adına bazı düzenlemelere gitmek zorunda kalmıştır. 2013 ve 2019 yıllarında Kredi Derecelendirme Kuruluşları Tüzüğünde(Credit Rating Agency Regulation) yapılan değişikliklerle rekabet ve sorumluluğun arttırılması amaçlanmış, özellikle kriz dönemlerinde gerçekleşen not indirimlerinin zamanlaması ve gerekçeleri daha yakından incelenmiştir. Benzer şekilde, Fitch'in 2011 yılında Japonya'nın kredi notunu düşürmesi ciddi eleştirilere neden olmuştur. Bu not indirimi, Japonya'nın kamu borçları ve büyüme sorunları gerekçe gösterilerek yapılmış olmasına rağmen, Japonya’nın tam da 2011 Töhoku depremi ve tsunamisinin sorunlarıyla mücadele ettiği bir anda, ülkenin toparlanma çabalarına karşı münasebetsiz bir darbeye karşılık geldiği açıktır. Japon hükümetinin, not indiriminin objektif gerçeklerle orantılı olmayıp daha ziyade siyasi motivasyonlarla örülü olduğunu ileri sürmesi de bu manada şaşırtıcı kaçmamaktadır. Benzer siyasi etkilerin gözlemlendiği bir diğer dramatik örnek ise Arjantin vakasıdır. 2001 yılında büyük bir kriz yaşan Arjantin borçlarını ödeyemez hale gelerek temerrüde düşmüştür. Yeniden yapılandırma sürecinin uzun ve karmaşık müzakereleri sonrası 2013 yılına gelindiğinde Arjantin’in “akbaba fonları” olarak anılan bir grup alacaklıyla hukuki bir anlaşmazlık içinde olduğu görülmektedir. Akbaba fonları, zor durumdaki şirket veya ülkelerin borçlarını ve varlıklarını çok düşük fiyatlardan satın alarak kâr elde etmeyi amaçlayan, etik açıdan oldukça tartışmalı bir zeminde faaliyetler yürüten fonlardır. Birçok azgelişmiş ülkenin yoksulluk kısır döngüsüne saplanmış olmasındaki gayri ahlaki sorumlulukları yadsınamaz olan bu fonların taraf olduğu bir davada, ABD mahkemelerinin Arjantin’in borçlarını eksiksizce ödemesi gerektiğine hükmetmesi bu manada fazlasıyla düşündürücüdür. Ahlaken tartışmalı söz konusu hukuki süreçlerin tam ortasında, S&P'nin Arjantin'i ‘seçici temerrüt’(selective default) ilan etmesi olayın siyasi boyutuna dair kaygıları daha da artırmaktadır. Söz konusu vakalar, kredi derecelendirme kuruluşlarının güç odaklarıyla fazlasıyla uyumlu, zorda kalmışlara karşı fazlasıyla acımasız ve nihayetinde ahlaken de fazlasıyla kaygısız olduğunu göstermektedir. Bu genel çerçevenin ışığında ve küresel sistemdeki merkez-çevre ilişkisi dikkate alındığında, benzer dinamiklerin Türkiye'nin Avrupa Borç Krizi sırasındaki kredi notu değerlendirmelerini nasıl etkilediği önemli bir inceleme konusudur. Şimdi bu döneme odaklanarak, Türkiye örneğini daha yakından inceleyelim. Bu dönemde, Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya gibi bazı Avrupa ülkelerinin yüksek kamu borçları ve ekonomik sorunlarla mücadele ettiklerini, bu ülkelerin borçlarını ödeyememe riskinin büyük bir küresel endişe yarattığını biliyoruz. Bu ülkelerden, örneğin komşumuz Yunanistan ile Türkiye’nin ekonomik performansını karşılaştırarak, kredi notlarının nasıl seyrettiğini tartışabiliriz. Türkiye, 2010-2013 döneminde ortalama %6 büyüme hızı, %8 enflasyon, %9 işsizlik, GSYH'nin %6'sı kadar cari açık ve %35 düzeyinde kamu borcu/GSYH oranı gibi oldukça makul seviyelerde seyreden göstergelerle dikkat çekerken, Yunanistan aynı dönemde ekonomik bir çöküşün tam ortasındaydı. Yunanistan'da büyüme %-3,25 ile küçülme gösterirken, işsizlik %20'ye, cari açık GSYH'nin %10'una ve kamu borcu/GSYH oranı ise %150'nin üzerine çıkmıştı. Yunanistan'ın ekonomik çöküşü ve Türkiye'nin istikrarlı büyümesi arasındaki bu belirgin farka rağmen, değerlendirmelerde bu ayrışmanın bir türlü gerçekleşememiş olması, kararların siyasi etkilere açık olduğu yönündeki iddiaları güçlendirmektedir. Hiç şüphesiz bu durum, Türkiye’nin daha uygun borçlanma koşulları ve daha cazip yatırım imkânlarına erişmesi yolunda tarihi bir kırılma anına dönüşmüştür. Türkiye'nin orta gelir tuzağından çıkış çabalarının tarihi süreçleri göz önüne alındığında, bu türden sübjektif değerlendirmelerin, ülkelerin potansiyellerini sekteye uğratan çok kritik bir etkiye karşılık gelebileceğini belirtmek gerekir. Bu durum, kredi derecelendirme kuruluşlarının not verme süreçlerinin objektifliğine yönelik tartışmaları alevlendirirken, Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerin potansiyellerini gerçekleştirmek adına söz konusu kuruluşlara bağımlılıklarının azaltılmasının da önemini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, kredi derecelendirme kuruluşlarının merkez-çevre ayrımındaki rolü ve işleyişindeki tartışmalı dinamikler, küresel sistemin mevcut asimetrik yapısının bir uzantısıdır. Bu kuruluşların verdiği kararların, tarafsızlıktan uzaklaşarak güç dengelerine uygun şekilde şekillendiğine dair örnekler, güvenilirliklerini ciddi şekilde sorgulatmaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin, bu tür kuruluşların değerlendirmeleri sonucunda haksız rekabet koşullarıyla karşılaşması, kalkınma yolunda yapısal bir sorun teşkil etmektedir. Bu temelde Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin bu sistematik eşitsizlikten olumsuz etkilenmemek adına kredi derecelendirme kuruluşlarına olan bağımlılıklarını azaltacak alternatif finansman kaynaklarına yönelmesi ve de uluslararası sistemde daha etkin bir konum elde etmesi büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda, uluslararası finansal düzenin daha şeffaf, adil ve kapsayıcı bir şekilde yeniden yapılandırılması, yalnızca çevre ülkeler için değil, aynı zamanda küresel istikrar adına bir zorunluluktur.

Diğer Köşe Yazıları