Türkiye’nin Merkez-Çevre İlişkisi: Küresel Sistemdeki Yeri ve Geleceği
Türkiye’nin dünya sistemindeki yeri ekonomik ve jeopolitik faktörlerin derinlemesine analizini gerekli kılar. Böylesi bir analizin, tarihi, siyasi ve kültürel boyutları göz ardı edilemez.
Türkiye gibi vaktiyle dünya sisteminin merkezinde yer almış olan bir ülkenin hâlihazırdaki konumu, süreklilikler ve köklü değişimlerin bir araya geldiği karmaşık bir sürecin sonucudur. Tarihsel süreçlerde asla bir çevre unsuru olarak değerlendirilemeyecek kadar merkezi bir konumda bulunmuş, ancak günümüz küresel dinamikleri içinde tam anlamıyla merkezde yer aldığı da söylenemeyecek ölçüde çevresel etkilere maruz kalmış olan bu ülkenin özgün durumu, kendine has bir çerçevede ele alınmayı hak eder.
Bu noktada, yani merkez-çevre dikotomisinde her ikisine de ait olmayan gri bölgeleri tasvir için kullanılan bir ara kategoriye başvurmak gerekir. Merkez, teknolojik üstünlüğü, finansal kontrolü, yüksek katma değerli üretimi, küresel ticaret ağlarını şekillendirme gücünü, uluslararası kurumlar üzerindeki etkisini, bilgi ve teknolojinin üretimi ve dağıtımı üzerindeki hâkimiyetini elinde bulunduran, küresel ekonomideki karar alma mekanizmalarını şekillendiren ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik ve politik kararlarını etkileyebilen gelişmiş ülkeleri temsil ederken; çevre, hammadde ihracatına dayalı üretim yapısı, düşük katma değerli ürünler, sınırlı teknolojik kapasite, dışa bağımlı yapılar, sosyal adaletsizlikler ve siyasi istikrarsızlık gibi özelliklerle karakterize edilen az gelişmiş bölgeleri ifade eder.
Bu ikili yapıda geçiş işlevi gören, hem merkezin tesirlerine açık hem de çevre üzerinde kısmi nüfuz sahibi bir ara bölge söz konusudur. Yarı-çevre olarak kavramsallaştırılan bu alan; kalkınma hamlelerine girişmiş ancak henüz gelişmiş ülkeler düzeyine ulaşamamış, çok merkezli siyasi-ekonomik ilişkiler içinde olan, sosyo-ekonomik yapısında heterojen unsurları barındıran, dışa bağımlılıktan tam manada kurtulamamış ama kısmi bir kendine yeterlilik düzeyi de tutturmuş olan ülkeleri tanımlar. Bir yandan merkez ülkelerin etki alanında iş gören, diğer yandan onların kısmi çıkarlarını tehdit edebilme yeteneği kazanmış olan bu ülkelerin küresel sistemin karmaşık parametreleriyle belirlenen, sürekli değişkenlik gösteren bir denklemin öznesi konumunda oldukları söylenebilir. Bu ülkeler, küresel ekonomik sistemde bir üst lige çıkma, veya bir alt lige düşmeme ikilemi ile karşı karşıyadır.
Bu ülkeler, merkezin manipülasyonlarına karşı direnerek, kendi özgün kalkınma stratejilerini geliştirmek ve bölgesel işbirlikleri kurarak merkeze doğru ilerleme potansiyeline sahiptir. Ancak söz konusu potansiyelin gerçekleşememesi halinde, bu ülkeler tekrar uydulaşma, yani çevre karakteristiği gösterme riskiyle de karşı karşıyadır. Bu sebeple, söz konusu ülkelerin küresel sistemdeki konumlarının hassasiyeti, kısa, orta ve uzun vadeli denge politikalarının ustalıkla yönetilmesini ve politika tercihlerinin en azından merkez ülkelerle aradaki farkın açılmasını engelleyecek biçimde şekillendirilmesini gerektirir. Bu genel çerçeve ışığında, Türkiye’nin konumu daha yakından incelendiğinde sahip olduğu jeopolitik konum, ekonomik altyapı, askeri kapasite ve tarihi-kültürel derinlik göz önüne alındığında, Türkiye’nin bir yarı-çevre ülke kategorisinde yer aldığı söylenebilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun 19.yy.’da Avrupa kapitalizmiyle yaşadığı asimetrik entegrasyon deneyimi, 20.yy.’da Cumhuriyet’in modernleşme projesindeki bağımlı sanayileşme gayreti, ve nihayetinde 21. yy.’da Batı ile Doğu arasında sıkışan çok kutuplu diplomasi faaliyetleri, Türkiye’nin yarı-çevresel konumunun izlerini taşır. Bir imparatorluk bakiyesi olup, bölgesel ve küresel siyasette aktif rol oynayan, doğu-batı/kuzey-güney aksında önemli birçok geçiş noktasını tutan Türkiye’nin merkez ülke olabilme potansiyelinin daha iyi anlaşılması adına bu özgün mirasın dikkate alınması gerekir.
Bu çerçevede, Türkiye’nin dünya sistemindeki konumunu anlamak, yalnızca statik bir sınıflandırma meselesi değil, dinamik güç dengeleri içinde sürekli yeniden şekillenen bir süreci analiz etmeyi gerektirir. Bu konum, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve kültürel kimlik mücadeleleriyle de iç içe geçmiştir. Bu bağlamda, Samuel Huntington’ın ünlü “Medeniyetler Çatışması” eserinde “torn country” (yırtılmış ülke) olarak tanımladığı Türkiye, Batı ile Doğu, modernite ile gelenek arasındaki gerilimlerin sürekli olarak yeniden şekillendirdiği, kendi medeniyet aidiyetini tam anlamıyla belirginleştirememiş bir ülke olarak resmedilir. Bir ülkenin böylesi bir kimlik bunalımından çıkabilmesi, ya ülkenin elitlerinin bir medeniyet tercihinde bulunarak toplumun geri kalanını bu tercihe doğru sürüklemesine ya da küresel güç dengelerinin dayattığı koşullar çerçevesinde bir kimlik yöneliminde bulunmaya zorlanmasına bağlıdır. Çift kutuplu dünyada komünizme karşı bir ileri karakol olması öngörülen Türkiye’nin, Sovyetlerin çöküşü sonrası karşılaştığı rol ayrımı söz konusu tercih gerilimini derinleştirmiş, merkez-çevre ikileminde bir belirsizlik içinde konumlanmasına neden olmuştur.
Soğuk savaş misyonunun boşa çıkması ardınca Türkiye dengelerden yararlanmak yerine, dengelerin gözetildiği bir döneme girmiştir. Nihayetinde, hem Batı ile ilişkilerini sürdürmeye çalışmış hem de kendi bölgesel gücünü artırmaya yönelik adımlar atmaya başlamıştır. Ancak bu süreç, Türkiye’nin iç ve dış politikasında çeşitli gerilim ve çatışmalara kapı aralamıştır. Alışılagelmiş Washington-Brüksel çizgisini terk etmek istemeyen Batıcı kanadın simgesel referanslarla kodladığı iç muhalefet ve bölgedeki sınırları yeniden çizme planları içinde olan küresel hegemonyanın her ikisine birden mukavemet göstermek zorunda kalan bu yeni dinamiklerin ekonomik bağımlılıkların dayattığı yapısal kısıtlar ile kuşatıldığı ortadadır. Türkiye’nin bu kısıtlar altındaki durumu, tarihsel-kültürel misyonu, jeopolitik konumu ve ekonomik yapısının kırılganlığı ile şekillenen dinamik bir “yarı-çevre” pozisyonudur. Türkiye dış ticaret açıkları, enerji bağımlılığı ve sınırlarının ötesine kayıtsız kalamayacağı anlaşılan kültürel-tarihi refleksleri ile bir ikilemler bütünü üzerinde oturmaktadır.
Türkiye bir taraftan “imparatorluk mirası” ile “ulus-devlet sınırları” arasında sıkışan jeopolitik gerilimi, diğer taraftan ekonomik bağımsızlık hedefi ile yapısal bağımlılık gerçekliği arasında asılı kalmış olan refah sorununu eş zamanlı olarak çözmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin bir NATO üyesi, AB adayı ve Gümrük Birliği üyesi ülke olarak Batı eksenli küresel finans sistemiyle bütünleşme çabası, aynı anda BRICS+ gibi alternatif ittifaklarla ilişkiler kurma arayışıyla birleştiğinde, çok yönlü bir denge politikası arayışını ortaya koymaktadır. Hiç şüphesiz küresel üretim ve finans ağlarına eklemlenme düzeyi, siyasi-ekonomik bağımsızlık kapasitesi, teknolojik gelişmişlik düzeyi ve askeri kapasite alanları, Türkiye’nin merkez-çevre tayfında yerini belirleyecek olan başlıca parametrelerdir. Türkiye’nin merkez ülkeler ligine yükselme potansiyeli, küresel hegemonyanın yapısal sınırlarını aşabilme imkânına bağlıdır. Bu imkânın kurumsal yapının operasyonel kabiliyetlerine; bu kabiliyetlerin de milli kalkınma stratejilerinin uzun vadeli vizyonuna bağlı olduğu açıktır. Bu vizyonun sürdürülebilirliğini sağlayan temel unsurun ekonomik kaynaklardan ziyade, bir zihniyet dönüşümü olduğu söylenebilir.
Bu noktada ifade edilebilir ki, değişen jeopolitik konjonktürün sunduğu fırsatlardan etkin biçimde yararlanabilmek, ancak stratejik öngörü, kurumsal kapasite ve entelektüel farkındalık ile mümkündür. Zira açılan fırsat pencerelerinden yararlanabilme imkânını ancak böylesi bir bilinç ortaya çıkarabilir. Türkiye’nin alternatif ittifaklarla ilişkiler kurma tercihiyle birleşen söz konusu çok yönlü denge politikası arayışının böylesi bir farkındalığın neticesi olduğu umut edilmektedir. Diğer taraftan yaşanan büyük sessizliğin ardından, belirlenen büyük hedeflerin içselleştirilmesi ve kavranması sürecinde karşılaşılan tıkanıklıkların, sancılı bir paradigmal dönüşümün yansıması olduğu açıktır. Türkiye, küresel güç dengelerinin hızla yeniden şekillendiği bu dönemde, en doğru kolektif tepkileri verebilme kapasitesine sahip olup olmadığını test etmektedir. Bu noktada karşı karşıya kaldığı en büyük engelin, dış faktörlerden ziyade kendi içsel dinamikleri olduğu ironik bir gerçeklik olarak karşısında durmaktadır. Küresel ve bölgesel fay hatlarının çoktan harekete geçtiği bir konjonktürde, Türkiye ya tarihsel hinterlandını oluşturan Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz ve Akdeniz havzasında pasif bir bekleyişi tercih ederek sorunların kendi kapısını çalmasını bekleyecek ya da proaktif bir tavırla gelişmeleri kendi lehine yönlendirme iradesini gösterecektir.
Türkiye üç kıtanın kesişim noktasındaki benzersiz jeopolitik konumunun sunduğu fırsatları benimseyip, beraberinde getirdiği riskleri yok sayma lüksüne sahip değildir. Soğuk Savaş dengelerinin bir uzantısı olan böylesi bir durumun sürdürülebilirliği tükenmiştir. Kışın bitmesini istemeyen bir kardan adam misali, ısınan havaya öfke duymanın yeri ve manası olmadığı ortadadır. Bu durumda Türkiye, mevcut küresel dönüşüm sürecinde ya merkezde olma hayalini kuracak ya da figüranlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Türkiye’nin yarı-çevre konumu, tarihsel mirası ve modern sistemin yapısal kısıtlarıyla şekillenen dinamik bir denge üzerinde durmaktadır. Merkeze yükselme potansiyeli ise, jeopolitik fırsatları stratejik bir vizyona dönüştürme kabiliyetine bağlıdır. Ekonomik kırılganlıklar, kurumsal kapasite ve toplumsal uzlaşının belirlediği içsel dinamiklerin bu süreçte dış faktörler kadar belirleyici olduğunu ileri sürmek hata olmaz. Türkiye, proaktif diplomasi ve teknolojik bağımsızlık hamlelerini ‘yırtılmış ülke’(torn country) kimliğini aşmak yolunda bir katalizör olarak kullanabilirse, işte o zaman küresel sistemde köprü değil ama bir merkez olma şansını yoklayabilir.
