Küresel ekonomide güç değişimi: Japonya’nın yerini Çin mi aldı?

Mahfi Eğilmez tarafından yapılan değerlendirmeler, son 40 yılda dünya ekonomisinin nasıl şekillendiğini çarpıcı verilerle ortaya koyuyor. 1980’lerden itibaren hız kazanan küreselleşme süreci, başta ABD olmak üzere Japonya ve Çin’in yükselişiyle yeni bir ekonomik düzen inşa etti. Bu üç büyük ekonomi, yalnızca kendi büyümeleriyle değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin yönünü belirleyen stratejileriyle de öne çıktı.

1970’lerden günümüze uzanan süreçte dünya ekonomisinin büyüklüğü katlanarak artarken, ülkelerin sistem içindeki ağırlıkları dramatik biçimde değişti. 1970 yılında yaklaşık 3,5 trilyon dolar olan küresel ekonomi, 1990’a gelindiğinde 22 trilyon dolara ulaştı. Bu dönemde ABD’nin payı gerilerken Japonya hızlı bir yükseliş sergiledi, Çin ise henüz sistemin kenarında kalmaya devam etti.

JAPONYA’NIN YÜKSELİŞİ VE BALON EKONOMİ GERÇEĞİ

1980’ler Japonya için ekonomik zirve yıllarıydı. Elektronikten otomotive kadar birçok sektörde küresel liderliğe oynayan ülke, ABD’nin en güçlü rakibi konumuna yükseldi. Ancak bu büyümenin arkasında sürdürülebilir olmayan bir yapı bulunuyordu. Düşük faiz politikaları, genişleyen kredi hacmi ve hızla artan varlık fiyatları ekonomide ciddi bir balon oluşturdu.

1985’te imzalanan Plaza Accord, bu sürecin dönüm noktası oldu. Doların değerinin düşürülmesiyle Japon yeni hızla güçlendi ve ihracat rekabeti zayıfladı. Japonya Merkez Bankası’nın faiz indirimleriyle ekonomiyi destekleme çabası ise balonu daha da büyüttü.

Aşırı şişen varlık fiyatları ve kontrolsüz kredi genişlemesi, Japonya’yı 1990’larda derin bir finansal krize sürükledi. Nikkei endeksi sert düşüşler yaşarken gayrimenkul piyasası çöküşe geçti. Bankacılık sistemi büyük batık kredi yükü altında kaldı ve birçok finans kuruluşu iflas etti ya da devlet desteğiyle ayakta tutuldu.

KAYIP ON YILLAR VE ŞİRKETLERİN GERİLEYİŞİ

1990’larla birlikte Japon ekonomisi uzun süreli bir durgunluk dönemine girdi. “Kayıp on yıl” olarak adlandırılan bu süreç, aslında on yılları aşan bir ekonomik zayıflama dönemine dönüştü. Deflasyon, düşük büyüme ve zayıf iç talep ekonominin kronik sorunları haline geldi.

Bu dönemde Japon şirketlerinin küresel gücü de zayıfladı. Elektronik devi Sony liderliğini kısmen kaybederken, Panasonic küçülmeye gitti. Sharp yabancı yatırımcıya satıldı, Sanyo Electric ise tarih sahnesinden silindi.

ÇİN’İN YÜKSELİŞİ VE YENİ RİSKLER

2000’li yıllarla birlikte küresel ekonominin yeni yıldızı Çin oldu. İhracata dayalı büyüme modeliyle hızla sanayileşen ülke, dünya üretim zincirinin merkezine yerleşti. 2000-2020 döneminde ortalama yüzde 8-10 büyüme kaydeden Çin, küresel ekonomide belirleyici aktörlerden biri haline geldi.

Ancak bu büyüme de riskler barındırıyor. Özellikle gayrimenkul sektöründe oluşan büyük balon, finansal sistem için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Evergrande ve Country Garden gibi dev şirketlerin yaşadığı borç krizleri, bu kırılgan yapıyı gözler önüne serdi.

Çin ekonomisinde büyümenin itici gücü olan gayrimenkul sektörü, aynı zamanda sistemin en zayıf halkası haline gelmiş durumda. Yerel yönetim borçlarının artması ve hanehalkının yüksek kredi yükü, ekonomik dengeler açısından dikkatle izleniyor.

ABD’NİN SÜREKLİ MERKEZ ROLÜ

Tüm bu dönüşüm sürecinde ABD, küresel sistemin merkezindeki konumunu korumayı başardı. 1980’lerde kur politikalarıyla Japonya’yı etkileyen Washington, bugün ise Çin’e karşı ticaret savaşları, teknoloji kısıtlamaları ve gümrük politikalarıyla yeni bir rekabet stratejisi yürütüyor.

2025 itibarıyla dünya ekonomisinin büyüklüğü 115 trilyon dolara ulaşırken, ABD yaklaşık yüzde 25’lik payını koruyor. Çin yüzde 17 seviyesine yükselirken Japonya’nın payı yüzde 4-5 bandına gerilemiş durumda. Bu tablo, küresel güç dengesindeki değişimi açıkça ortaya koyuyor.

KÜRESEL DÜZENDE YENİ DÖNEM: YAVAŞLAMA MI KRİZ Mİ?

Japonya’nın deneyimi, hızlı büyümenin tek başına sürdürülebilir olmadığını net biçimde gösteriyor. Çin’in mevcut durumu Japonya ile birebir örtüşmese de benzer riskler içeriyor. Ancak Çin’in geniş iç pazarı, devlet kontrolünün gücü ve finansal sistemdeki farklı yapısı, ani bir çöküş ihtimalini sınırlıyor.

Mevcut veriler, Çin ekonomisi için en olası senaryonun ani bir krizden ziyade uzun vadeli bir büyüme yavaşlaması olduğunu gösteriyor. Bu süreçte ABD ile Çin arasındaki rekabet, yalnızca iki ülkenin değil, tüm küresel ekonomik düzenin geleceğini belirlemeye devam edecek.