ABD’de seçim dengeleri değişti: Yüksek Mahkeme oy hakkı yasasını zayıflattı

ABD’de seçim sisteminin temel taşlarından biri olarak kabul edilen Voting Rights Act, Supreme Court of the United States tarafından alınan son kararla yeni bir döneme girdi. Noah Feldman’ın değerlendirmesine göre, 6’ya karşı 3 oyla alınan bu karar, eyaletlerin seçim bölgelerini yeniden şekillendirme konusunda çok daha geniş bir alan kazanmasına yol açtı.

MAHKEME KARARI SEÇİM HARİTALARINI YENİDEN YAZIYOR

Yüksek Mahkeme’nin çoğunluk görüşü, özellikle eyaletlerin kongre seçim bölgelerini yeniden çizme süreçlerinde önemli bir değişikliğe işaret ediyor. Buna göre, artık eyaletler çoğunluk-azınlık bölgelerini ortadan kaldırabilecek; ancak bunun açık bir ırksal ayrımcılık amacıyla yapıldığının kanıtlanması gerekecek.

Karar, seçim bölgelerinin yeniden düzenlenmesinde ırksal etkiden çok niyetin esas alınacağını net biçimde ortaya koydu. Bu yaklaşım, özellikle siyah seçmenlerin yoğun olduğu bölgelerin dağıtılmasını kolaylaştırabileceği yönünde eleştiriliyor.

1965 yılında yürürlüğe giren yasa, sivil haklar hareketinin en önemli kazanımlarından biri olarak kabul ediliyordu. Temel amacı ise azınlık seçmenlerin oy gücünü zayıflatacak seçim mühendisliklerini engellemekti. Ancak yeni karar, bu koruma mekanizmasının kapsamını önemli ölçüde daraltmış görünüyor.

“CRACKING” YÖNTEMİ VE SEÇMEN DAĞILIMI TARTIŞMASI

Kararın merkezinde, seçim bölgelerinin parçalanması anlamına gelen “cracking” yöntemi bulunuyor. Elena Kagan muhalefet şerhinde bu yöntemi çarpıcı bir örnekle açıkladı: Yoğunlukla siyah seçmenlerin bulunduğu bir bölgenin dilimlere ayrılarak farklı bölgelere dağıtılması, bu seçmenlerin oy etkisini fiilen ortadan kaldırıyor.

Bu yöntemle seçmenler dağıtıldığında, oyların etkisi azalıyor ve temsil gücü büyük ölçüde zayıflıyor. Bu durum, geçmişte yasa tarafından engellenmeye çalışılan uygulamaların yeniden gündeme gelebileceği endişesini doğuruyor.

PARTİZAN SINIRLAR VE ANAYASAL YORUM

Mahkemenin kararında öne çıkan temel argümanlardan biri, partizan seçim mühendisliğinin (gerrymandering) anayasal bir ihlal olarak değerlendirilmemesi oldu. Daha önce Anthony Kennedy döneminde bu konu tartışmaya açıkken, Brett Kavanaugh’nun katılımıyla birlikte mahkemenin yaklaşımı daha net hale geldi.

2019 yılında alınan bir kararla partizan sınır çizimlerine karşı yargı yolunun büyük ölçüde kapandığı belirtilirken, yeni karar bu yaklaşımı daha da pekiştirdi. Bu da eyaletler arasında “en avantajlı haritayı çizme” yarışını hızlandıran bir etki yarattı.

Yeni yaklaşım, siyasi amaçlı seçim haritası değişikliklerini anayasal sınırlar içinde kabul ederek tartışmaları derinleştirdi.

IRKSAL AYRIMCILIKTA “NİYET” KRİTERİ ÖNE ÇIKIYOR

Mahkemenin kararındaki bir diğer kritik unsur ise ayrımcılığın yalnızca açık niyetle yapılması durumunda anayasal ihlal sayılması. Yani bir uygulamanın sonucunda belirli bir grubun dezavantajlı duruma düşmesi tek başına yeterli görülmüyor.

Bu yaklaşımın kökeni 1976 yılına kadar uzanıyor. O dönemde alınan bir kararla, anayasanın eşit koruma ilkesinin ihlal edilmesi için kasıtlı ayrımcılığın kanıtlanması gerektiği kabul edilmişti. Ancak Kongre’nin etkiler üzerinden ayrımcılığı yasaklama yetkisi uzun süre tartışma konusu olmaya devam etti.

Son karar ise bu yetkinin sınırlarını daha da daraltıyor. Uzmanlara göre bu durum, yalnızca seçim yasaları değil, daha geniş kapsamlı sivil haklar düzenlemeleri açısından da emsal teşkil edebilir.

ANAYASAL DENGE VE DEMOKRASİ TARTIŞMASI YENİDEN GÜNDEMDE

ABD Anayasası’nın 14. ve 15. maddeleri, Kongre’ye ayrımcılıkla mücadele etme yetkisi tanıyor. Ancak Yüksek Mahkeme’nin son yıllarda aldığı kararlar, bu yetkinin kullanım alanını giderek daraltıyor.

Ortaya çıkan tablo, anayasanın ayrımcılığı önlemek yerine bazı durumlarda dolaylı olarak mümkün kıldığı yönünde sert eleştirileri beraberinde getirdi.

Bu karar, ABD’de seçim sisteminin işleyişi, temsil adaleti ve demokratik süreçlerin geleceği açısından uzun süre tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor.